<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	xmlns:georss="http://www.georss.org/georss" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>Arayış ve Deneyişler</title>
	<atom:link href="http://farukkartal.wordpress.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://farukkartal.wordpress.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 25 Oct 2010 19:59:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.com/</generator>
<cloud domain='farukkartal.wordpress.com' port='80' path='/?rsscloud=notify' registerProcedure='' protocol='http-post' />
<image>
		<url>http://s2.wp.com/i/buttonw-com.png</url>
		<title>Arayış ve Deneyişler</title>
		<link>http://farukkartal.wordpress.com</link>
	</image>
	<atom:link rel="search" type="application/opensearchdescription+xml" href="http://farukkartal.wordpress.com/osd.xml" title="Arayış ve Deneyişler" />
	<atom:link rel='hub' href='http://farukkartal.wordpress.com/?pushpress=hub'/>
		<item>
		<title>Kaçırdığımız Otobüsler</title>
		<link>http://farukkartal.wordpress.com/2010/10/25/kacirdigimiz-otobusler/</link>
		<comments>http://farukkartal.wordpress.com/2010/10/25/kacirdigimiz-otobusler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Oct 2010 19:59:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>farukkartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Çetin Altan]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[Reform]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayi Devrimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://farukkartal.wordpress.com/?p=330</guid>
		<description><![CDATA[“Biz otobüsü kaçırmış bir ülkenin çocuklarıyız.” Çetin Altan Türkiye’nin “temel sorunlarından” ve “doğru düzgün bir ülke” olmasının önündeki en önemli engellerden birisi köylülüğü bitirip tam anlamıyla şehirli, kapitalist bir düzene kavuşamamak! Çağdaşlaşmak, Kemalistlerin çok sevdiği tabiri ile “muasır medeniyetler seviyesini yakalamak” demekte tam olarak işte bu: köylülüğü bitirmek, şehirleşmek, kapitalistleşmek. Ve son tahlilde daha insancıl [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=330&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Biz otobüsü kaçırmış bir ülkenin çocuklarıyız.” </strong><strong>Çetin Altan</strong></p>
<p>Türkiye’nin “temel sorunlarından” ve “doğru düzgün bir ülke” olmasının önündeki en önemli engellerden birisi köylülüğü bitirip tam anlamıyla şehirli, kapitalist bir düzene kavuşamamak!</p>
<p>Çağdaşlaşmak, Kemalistlerin çok sevdiği tabiri ile “muasır medeniyetler seviyesini yakalamak” demekte tam olarak işte bu: köylülüğü bitirmek, şehirleşmek, kapitalistleşmek. Ve son tahlilde daha insancıl daha sosyal bir düzene varmak.</p>
<p>Peki neden olmuyor? Neden onlar, yani Batılılar gibi normal bir ülke olamıyoruz? Onlar neden başardı, biz neden geri kaldık? Kalemimiz döndüğünce izaha girişelim…<span id="more-330"></span></p>
<p><strong>Onlar (Batı)</strong></p>
<p>Batı’da Rönesans, Reform, Aydınlanma Çağı ile başlayan süreç Sanayi Devrimi ile hızlandı. Batı buhar gücünü keşfetti ve bunu üretime uyguladı. Fabrikalar kuruldu, küçük işletmeler kapandı, kır çözüldü, köyler şehirlere köylü sınıf işçi sınıfına dönüştü. Üretim biçimiyle beraber baş döndürücü bir hızla yaşam biçiminden çevreye, kanunlardan devlet rejimine her şey değişti, yeni düzene göre kurgulandı. Şehir/fabrika demek nizam demek, kural demek, plan demek. Böylece yeni tip bir Batı insanı doğmaya başladı.</p>
<p>Batı’nın sermaye sınıfı önce kendi işçi sınıfını çoluk çocuk demeden günde on altı saat kırbaçla (mecaz değil, gerçekten kırbaçla) çok ağır şartlarda çalıştırdı. Fakat sömürülen bu sınıf sesini yükseltince, hele öyle “sosyalizm, devrim” falan gibi kelimeleri ağzına almaya başlayınca Burjuvazi iç sömürüyü kıstı, biriken refahtan çalışan sınıflara pay verdi, homurdanmasını kesti ve dış sömürüye yöneldi. Birincisine sosyal demokrasi, ikincisine emperyalizm deniliyor.</p>
<p>İngiliz işçisi bugün haftada otuz yedi saat çalışıyor, senede otuz altı gün yıllık izne çıkabiliyor, bu iznini başka ülkelerde gezerek geçirebiliyor, işsiz kaldığında rahatça geçinecek kadar işsizlik maaşı alıyorsa ve bizim “orada sosyal devlet var ya” diyip imrenerek baktığımız birçok avantaja sahipse bunu kırbaçlanarak çalışıp sermayenin birikmesine katkıda bulunan dedesinin dedesine ve emeği/hakkı için barikatlarda ölerek kapitalizmin evcilleşmesine, dişlerinin törpülenmesine neden olan Paris komünistlerine… borçludur.</p>
<p><strong>Ve biz</strong></p>
<p>Batı’da bunlar olurken; Osmanlı toplum düzeni Rönesans, Reform, Aydınlanma Çağı ve Sanayi Devrimi zincirini başlatıp sürdürecek ve Burjuvazi denen sınıfı doğuracak şartlara sahip değildi. Tanzimat’la beraber devlet zorlamasıyla doğdu. İttihatçılar ve sonra onların B kadrosu Kemalistler saksıda sümbül yetiştirir gibi beslemeye, palazlandırmaya devam ettiler bu sınıfı. İşin acı yanı başka çarede yoktu!</p>
<p>Besle kargayı oysun gözünü. Osmanlı kalıntısı bürokrat zümrenin desteğiyle biti kanlanan sermaye sınıfı 1950 yılında köylüyü de arkasına alarak iktidara yerleşti. Burjuvazinin köylüyle ittifak olup aristokrasiyi/krallığı yıkması gibi (1789). Fakat bürokrat zümre yargısıyla, ordusuyla, üniversitesiyle, aydınıyla, partisiyle devlet içinde çok güçlü ve köklüydü. Bir daha normal yollarla asla iktidara gelemeyecek ancak anormal şartlar ve durumlarda kısa süreliğine geçici olarak iktidara dönecekti.</p>
<p>Ardından tarım devrimi, montaj sanayi yılları geldi. Bizde çift bozup şehre yığılan köylü nüfusu istihdam edip bu amansız göç dalgasını soğutacak sayıda ne fabrika vardı, nede o çapta sanayi altyapısı. Durum böyle olunca ortaya köyden şehre göç etmiş ama ne şehre ayak uydurabilmiş ne köyünden kopabilmiş, ne doğulu kalabilmiş ne batılı olabilmiş, sınıf bilincinden yoksun, akıllı değil kurnaz, aptal değil cahil, iki arada bir derede ucube, sevimsiz, bayağı, pek çirkin bir yaşam biçimi ve arabeks kültür üretmiş ve artık sokaktan siyasete bütün ülkeyi teslim almış kara bir kalabalık kitle çıktı. Şehirleşme, fabrikalaşma, işçileşme yeteri kadar olmayınca ortaya buna göre bir insan profili doğdu pek tabii: kurallara uymayan, nizam bilmeyen, plansız yaşayan, çarpık kentler gibi çarpık insanlar…</p>
<p>Pasta tam pişmeden, sermaye birikmeden pay istemeye kalkan sol hareket ise 1971 ve 80’de çok fena halde tırpanlandı. Bürokrasiyle sermayenin işçi sınıfına karşı ortak tepkisiydi bu. Aralarındaki çekişmeyi rafa kaldırıp ortak düşmana karşı iş birliği etmişlerdi. Küçük bir örnek; tıpkı 1968’de el ele verip sosyalistlerin meclise girmesini sağlayan seçim yasasını değiştirmeleri ve sosyalist solu illegal muhalefete itip darbe ortamına zemin hazırlamaları gibi… Sömürecek dış pazarımız mı vardı ki sermaye daha fazla biriksin de pastadan kalınca dilimlerde bizim çalışan sınıflarımız için kesilsin, pay edilsin de hakça bir düzen kurulsun?!? Bu da ayrı bir sorundu…</p>
<p>Devrimci söylemle yola çıkıp en azından sosyal demokrasi konağına varması beklenilen sol muhalefet ezilip yok edilince emekçi sınıf iyiden iyiye sömürünün pençesine düştü.  Moda deyimiyle transformasyon yıllarında az pişmiş kapitalizmine rağmen Türkiye dünyayla tanıştı, haliyle tam anlamıyla Batı’nın açık pazarı haline geldi.</p>
<p>O eklemlenme döneminde gelir uçurumu, makas süratle açıldı, “sınıf atlama olanağı” bulanlar sınıf atladı. Çarpık şehirleşme ve çarpık kapitalistleşme çarpık, köksüz bir ahlaki değerler sistemini de egemen kıldı toplumda. Birey olunamadı ama bencil olundu. Burjuvazi olunamadı ama zengin olundu.</p>
<p>Özetle; bizim temel sıkıntımız ya da suçumuz diyelim iki yüz yıl evvel yaşayıp atlatmamız gerekilen süreci getirip 20. yüzyıla ve hatta 21. yüzyıla sıkıştırmak. Hızlandırılmış kurslar gibi üstelik kendi yatağında evrimine bırakarak da değil, bizzat devlet ittirmesiyle, arada askeri müdahalelerle falan “hızlandırılmış kapitalizm”le hem kalkınmaya çabalamak hem çağdaş bir ülke olmaya çalışmak… Dramımız bu. Suçumuz bu. Aslında bizimde suçumuz değil. Suç dedemizin dedesinin…</p>
<p>Bugün artık kör topal, yarım yamalak ve pek sancılı biçimde ilerliyor süreç. Su akıyor, yatağını bulacak elbet. Bulacakta biz Batı’nın bugünkü refah seviyesini yakaladığımızda o vakit Batı nerede olacak, orası pek acıklı bir muamma doğrusu!</p>
<p>İçinde yaşadığımız, yaşamak biraz lüks bir deyiş oldu, debelendiğimiz demek daha doğru, bu düzene küfür etmeden önce durup beş dakika düşünmek gerek. Çetin Altan ustamızın dediği gibi, “biz otobüsü kaçırmış bir ülkenin çocuklarıyız”, ağlamak kızmak ne fayda?</p>
<p><strong>18 Ekim 2010, Bizim Gazete</strong></p>
<p><strong>Kaynak gösterilmeksizin kullanılmaması rica olunur.</strong></p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/farukkartal.wordpress.com/330/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/farukkartal.wordpress.com/330/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/farukkartal.wordpress.com/330/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/farukkartal.wordpress.com/330/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/farukkartal.wordpress.com/330/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/farukkartal.wordpress.com/330/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/farukkartal.wordpress.com/330/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/farukkartal.wordpress.com/330/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/farukkartal.wordpress.com/330/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/farukkartal.wordpress.com/330/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/farukkartal.wordpress.com/330/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/farukkartal.wordpress.com/330/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/farukkartal.wordpress.com/330/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/farukkartal.wordpress.com/330/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=330&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://farukkartal.wordpress.com/2010/10/25/kacirdigimiz-otobusler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/8a94e894cd9319f35d136948fe3ce751?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">farukkartal</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Hangi Attila İlhan?</title>
		<link>http://farukkartal.wordpress.com/2010/10/15/hangi-attila-ilhan/</link>
		<comments>http://farukkartal.wordpress.com/2010/10/15/hangi-attila-ilhan/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Oct 2010 23:36:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>farukkartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültür & Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Attila İlhan]]></category>
		<category><![CDATA[Hangi Attila İlhan]]></category>
		<category><![CDATA[Hangi Sağ]]></category>
		<category><![CDATA[Hangi Sol]]></category>
		<category><![CDATA[Ulusal Sol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://farukkartal.wordpress.com/?p=326</guid>
		<description><![CDATA[“nasıl doğmakla başlarsa ölüm / ölmekle başlar öyle hayat / bil ki dünyayı sarsan sıçramalar / birikmiş şuurlarla gelir&#8221;   Geçtiğimiz gün kaptanın ölümünün beşinci yıl dönümüydü. Beş sene önce yelken açtı kaptan sonsuzluğa. Beş sene öncesi, yağmurlu bir öğle üzeriydi aldım haberini. Üniversiteye gidiyordum “Seninki ölmüş” dediler, çok basit, çok alelade bir şeyden bahsediyormuşçasına! Benimki!? [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=326&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“nasıl doğmakla başlarsa ölüm / ölmekle başlar öyle hayat / bil ki dünyayı sarsan sıçramalar / birikmiş şuurlarla gelir&#8221;</strong>  </p>
<p>Geçtiğimiz gün kaptanın ölümünün beşinci yıl dönümüydü. Beş sene önce yelken açtı kaptan sonsuzluğa. Beş sene öncesi, yağmurlu bir öğle üzeriydi aldım haberini. Üniversiteye gidiyordum “Seninki ölmüş” dediler, çok basit, çok alelade bir şeyden bahsediyormuşçasına! Benimki!? “Demek ki göçtü usta, kaldı yürek sızısı…” O saat boğazıma bir çift düğüm atıldı. <span id="more-326"></span></p>
<p>Daha geçen hafta, evet tam bir hafta önce bir dergide, “Diyalektik Gazel” başlıklı bir şiir üzerinde çalıştığını okumamış mıydım? Son şiiri olmaya nasipmiş. Ne diyordu son dizelerinde usta?: büyük bir şaşaadır ölüm/ebruli nurlarla gelir/öyle bir yanardağdır ki öfkesi/mutantan destur&#8217;larla gelir… Bir başka şiirinde bahsettiği “o an” gelmişti, “biz kaptanı keşfetmekteyiz, o gitmekte…”</p>
<p>Evet, tam da o zamanlardı, üniversiteye yeni başlamıştım ve elime ne geçerse, daha çok politik kitap olmak üzere, okuyor; en çok da kaptanı keşfediyor, onun etkisiyle “Ulusal solcu” yazılıyordum! “Ne olmaktaysa, Nasyonal Sosyalizm’in Türkçe yazılışı” dememiz ve yazdıklarından iki tür Attila İlhan çıktığını görmemiz sonranın işleri…</p>
<p>İşe bakmalı ki her şeyi “hangi” soru kipiyle sorgulayıp kendince tanımlama çabası gün gelecek bizzat kendi kendisinin tanımlanması ve “hangi” kipiyle sorgulanması sorunsalına varacaktı.</p>
<p>Bugün ölümünün beşinci yılında “hüzünlü” bir soru olarak hala durur öyle kafamda: Hangi Attila İlhan?</p>
<p>Sol külliyatın pek yetersiz olduğu bir dönemde her nasılsa(?) Paris’e kapağı atmış ve solu bizzat Paris kahvelerinin tozunu yutarak ve Fransızcadan hatmederek öğrenmiş; daha soğuk savaşın ortasında “sosyalizm ya insancı ve özgürlükçü olacaktır, ya da olmayacaktır” sözünü söyleme cesareti gösterip duvarın yıkılmasıyla haklı çıkmış; güler yüzlü sosyalizmin, “Anadolu sosyalizmi” diye de nitelendirebilecek yerli sosyalizmin ilk savunucularından olmuş; şekilci bir köycülük anlayışı diye Mahmut Makal’ların, Fakir Baykurt’ların köy edebiyatına karşı çıkmış; 27 Mayıs’ı doğrudan İttihatçılıkla eş tutmuş, diğer darbelerden farklı görmemiş; şiddete bulaşmış üniversite gençliğini sağ duyuya çağırmış, “on iki”ye çeyrek kala iki darbede de gençliğin nasıl pis bir oyuna getirildiğine uyanmış; olanlar olduktan sonra gene de o gençler için “mahur beste” gibi enfes bir şiir kaleme almış; sendikalardan aydınlara herkesin alkışa kalktığı 12 Mart günlerinde “faşizm geliyor” uyarısında bulunmuş; feodal bilinçaltıyla “devrimci aşık olmaz, devrimci süslenmez, devrimci sevişmez” diyerek saçmalayan, parka-postal şekilciliğine saplanmış köylü sosyalistlerin tabularını kırmış, kadın erkek ilişkisine değinmiş; yalnız İnönü-Atatürk dönemlerini bıçakla kesmiş ikiye ayırmış (çünkü İnönü döneminde okuldan atılmış, hapse girmişti) bunun haricindeki kişileri, olayları ve gündemi kişiselleştirmeden, gündelik heyecanlara kapılmadan, ideolojinin katılığında değil, gerçeklerin ışığında, soğukkanlı ve oldukça objektif bir biçimde değerlendirmeyi başarmış; liselerde yabancı dilden önce Osmanlıca eğitimi verilmesi gerektiğini söyleyecek kadar dil, yoz bir batılılaşmanın karşısına “doğu batı sentezi” önerisini koyacak kadar kültür ve temel çelişkinin sermaye ile emek arasında olduğu kadar bürokrasi ile halk arasında olduğunu da görecek kadar tarih bilincine sahip, solcusu bol fakat aydını pek kısır fikir dünyamızın “hakiki anlamda aydın” denebilecek nadir adamlarından birisi, ellilerin/altmışların/yetmişlerin o zıpkın gibi düşünürü Attila İlhan mı?</p>
<p>Veyahut, yoksa; Sultan Galiyev’in “milli komünizm” teorisine pek fazla sarılmış; devrimci ile ülkücü ittifakını yaza çize bugün “ulusalcı” denen darbeci cephenin fikri temellerini atmış; böylece bir zamanlar kıyasıya eleştirdiği bürokrat solcularla aynı safta yer almış; kafasına “solcu havası” verdiği düşünülen “Willy Brandt kasketi” geçirerek o çok kızdığı “şekilci solcu” pozisyonuna kendisi düşmüş; İlhan Selçuk, Bülent Ecevit, Turgut Özakman çizgisinde bir aydın kimliğine bürünmüş; yaptığı bu akıl almaz manevra ile katıksız hayranlarını şaşırtmakla beraber dehşet bir hayal kırıklığına da uğratmış Attila İlhan mı?</p>
<p>Sahi, hangi Attila İlhan? Bugün daha canlı daha diri yaşayan hangisi? Hatırlamak istediğimiz, istediğiniz Attila İlhan hangisi?</p>
<p>Yaşasaydı kuvvetle muhtemel o da bir gece sabaha karşı, Maçka’da oturduğu evinden alınacak, “terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla saatlerce gözaltında tutulacaktı, belki de… Evinin önünde basın açıklamaları yapılacak, gençler ve bir kısım dernekler kapısında nöbet tutacaktı! Bense fena halde kıskanacaktım bu durumu. Öfkelenecektim. Bugün onun kültür mirasına konanlara öfkelendiğim gibi…</p>
<p>Sizi bilmem ama benim için o, her şeye rağmen, “Hangi Sağ” ve “Hangi Sol” gibi “iki masa başı kitabın” yazarı, -e tabii kasketsiz- rüzgârda saçının perçemi kalkmış çapkın bir bakışla yana doğru kim bilir kime tebessüm eden Attila İlhan olarak kalacak.</p>
<p>Işıklar içinde yat kaptan!</p>
<p><strong>15 Ekim 2010, Bizim Gazete</strong></p>
<p><strong>Kaynak gösterilmeksizin kullanılmaması rica olunur.</strong></p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/farukkartal.wordpress.com/326/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/farukkartal.wordpress.com/326/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/farukkartal.wordpress.com/326/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/farukkartal.wordpress.com/326/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/farukkartal.wordpress.com/326/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/farukkartal.wordpress.com/326/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/farukkartal.wordpress.com/326/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/farukkartal.wordpress.com/326/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/farukkartal.wordpress.com/326/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/farukkartal.wordpress.com/326/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/farukkartal.wordpress.com/326/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/farukkartal.wordpress.com/326/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/farukkartal.wordpress.com/326/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/farukkartal.wordpress.com/326/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=326&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://farukkartal.wordpress.com/2010/10/15/hangi-attila-ilhan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/8a94e894cd9319f35d136948fe3ce751?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">farukkartal</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>İdris Küçükömer ve Temel Çelişki</title>
		<link>http://farukkartal.wordpress.com/2010/08/22/idris-kucukomer-ve-temel-celiski/</link>
		<comments>http://farukkartal.wordpress.com/2010/08/22/idris-kucukomer-ve-temel-celiski/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 20:40:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>farukkartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[İdris Küçükömer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://farukkartal.wordpress.com/?p=292</guid>
		<description><![CDATA[  “Marks Türkiye’de doğsaydı, sınır ayrımını proleter ve burjuva diye değil, halk ve aydın diye yapardı.” Bülent Ecevit Vesayet rejimi, anayasa değişikliği tartışmalarının yapıldığı bu günlerde İdris (Küçükömer) hoca’ya bir kez daha dönüp bakmak gerek diye düşünüyorum. Türkiye bir referandum sürecine girdi. Ardından genel seçim geliyor. Referanduma konu olan anayasa paketinde ise fırtına koparan maddeler [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=292&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“Marks Türkiye’de doğsaydı, </strong><strong>sınır ayrımını proleter ve </strong><strong>burjuva diye değil, </strong><strong>halk ve aydın diye yapardı.” </strong><strong>Bülent Ecevit</strong></p>
<p>Vesayet rejimi, anayasa değişikliği tartışmalarının yapıldığı bu günlerde İdris (Küçükömer) hoca’ya bir kez daha dönüp bakmak gerek diye düşünüyorum.</p>
<p>Türkiye bir referandum sürecine girdi. Ardından genel seçim geliyor. Referanduma konu olan anayasa paketinde ise fırtına koparan maddeler şunlar: askerlerinde sivil mahkemelerde yargılanabilmesi, Anayasa Mahkemesinin ve HSYK’nın yapısının değiştirilmesi, YAŞ kararlarına yargı yolunun açılması…</p>
<p>Orduda reform çabaları daha önceki hükümetlerinde üzerinde durduğu bir işti. Demokrat Parti iktidarının henüz ilk yıllarında orduda reform çalışmalarına girişmiş fakat başarılı olamamıştı.<span id="more-292"></span></p>
<p>DP savunma bakanı Refik Şevket İnce adaletin bölünemeyeceği düşüncesiyle askerler için ayrı bir yargı düzenlemesinin olmasına karşı çıkıyordu. Silahlı kuvvetler mensuplarının da sivillerle aynı mahkemelerde yargılanmalarından yanaydı. Fakat bu reform hamlesi ordunun karşı çıkmasından ötürü rafa kaldırılmış, üstelik İnce bakanlıktan alınmıştı.</p>
<p>Yerine getirilen asker kökenli bakan Seyfi Kurtbek ise milli savunmanın tümüyle yeniden yapılanmasını, genelkurmayında milli savunma bakanlığına bağlı olmasını istiyordu. Fakat ordunun rahatsız olmasından dolayı bu yasa tasarısı da askıya alındı, Kurtbek istifa etti. DP iktidarının ilk dört yılında dört kez savunma bakanı değişti! Ama bir türlü orduda reform yapamadı.</p>
<p>1925’de doğmuş, 1987’de ölmüş İdris Küçükömer’in bütün bunlarla ne ilgisi var? Hoca, belki de Türkiye’de en çok tartışılmış iktisatçı profesörlerden birisi. Asıl büyük çıkışını “Türkiye’de sol sağdır, sağ soldur” teziyle yaptı. Bu tez ile CHP’yi sağ, dönemin iktidarı Adalet Partisi’ni ve Demokrat Parti’yi sol çizgiye oturttu.</p>
<p>Bu öylesine ortaya atılmış bir iddia değildi elbet. Hoca derin bir fikir çilesi sonucu varmıştı bu kanıya. Kavramları tersyüz yapmış, özellikle sağcılıkla, tutuculukla itham ettiği Kemalist kanattan ağır tepkiler almıştı. Ölümünden sonra da dönem dönem tezleri gündeme geldi. Bugünde bir çok köşe yazarı ve aydın bu tezleri çekiştire pekiştire kullanmakta.</p>
<p>Şimdi, istiyorum ki hocanın fikirlerini sloganlardan sıyıralım, içeriğine inerek konuşalım, tartışalım ve günümüz sorunlarına birde bu açıdan bakalım. Özetle, tezleri dünden alalım, bugüne bağlayalım…</p>
<p><strong>İdris hoca ne demişti?</strong></p>
<p>Türkiye’de ki temel çelişki batıcı-laik-bürokratik zümre ile doğucu-islamcı-halk cephesi arasındaki çelişkidir!</p>
<p>İdris hoca “Türkiye’de sol sağdır, sağ soldur” derken aslında solun tabanı olan işçi-köylü yığınlarının sağ olarak nitelenen partilere oy vermesini, sol olarak nitelenen güç odaklarınınsa aslında küçük bir azınlığın imtiyazlarını savunuyor olmasını kast etmişti.</p>
<p>Çünkü sol-sağ kavramlarının ortaya çıkışından da bilinir ki sağ tutuculuk, var olanı muhafaza etmek, sol ise yenilik, ilerleme ve değişim demektir.  Hocaya göre Türkiye’nin gerçek ilericileri, üretim güçlerini geliştirmek, devlet yapısını değiştirmek, bürokratik vesayeti yok etmek isteyen Demokrat Parti ve ardılı partilerken, asıl gericileri var olan düzenden yana olan, değişime direnen , vesayetin sürmesini isteyen Cumhuriyet Halk Partisiydi. İşte bundan ötürü Küçükömer DP’yi CHP’ye göre daha sol bulurken, CHP’yi ise sağ bir parti olarak görüyordu.</p>
<p>Özetle çelişki bu iki blok arasındadır. Ve bu mücadele yeni değildir. Bize Osmanlı toplum yapımızdan miras kalmıştır. Batılılaşma hareketlerinin başladığı Tanzimat ve öncesine kadar uzanan bir geçmişi vardır.</p>
<p>Türk toplumu batı toplumları gibi değildir. Farklı bir gelişim çizgisine, tarihsel serüvene sahiptir. Batıda burjuvazi-proletarya diye ortaya çıkan temel çelişki biz de özellikle Tanzimat’la beraber bürokrasi–halk diye ortaya çıkmıştır&#8230;</p>
<p>İdeolojiler, fikirler kuşaktan kuşağa sözlü ve yazılı olarak aktarılır. İslamcılık da, batıcılık da alt kolları olan Kemalizm ve milliyetçilikte, bu biçimde günümüze ulaşmıştır.</p>
<p>Batıcılık nedir, batılılaşma nedir? Ne zaman ve neden başlamıştır? İslamcılık akımının kökeni nedir? Ne zaman hangi şartlarda neye tepki olarak doğmuştur?</p>
<p>İdris hocanın fikir ve araştırmalarının bir özeti de olan işbu yazı yukarda ki soruları yanıtlayan, bugün çok daha sıcak hissedilen BÜROKRASİ–HALK kapışmasının tarihçesini, nasıl ve hangi şartlarda doğup geliştiğini açıklayan, “taraf tutmak” kaygısı gütmeden objektif bir bakış açısıyla tarihe ve toplum yapımıza ışık tutan bir inceleme deneyişidir.</p>
<p>Osmanlı imparatorluğu 17.yy başlarından itibaren toprak kaybetmeye, gerilemeye başladı. Batı karşısında askeri alanda alınan mağlubiyetler Osmanlıları batının bazı kurumlarını ithal etmeye heves etti. Bu kurumlar batının kendi özgün şartlarından, rönesans, reform, aydınlanma çağı ve sanayi devrimi süreci sonunda doğup ortaya çıkmaya başlayan üstyapı (askeri, siyasi, hukuki, eğitim) kurumlarıydı. Böylece kurtuluş olur sanıldı.</p>
<p>Devleti kurtarmak adına yenilik hareketleri başta padişah tarafından başlatıldı. Bunda beis bir şey yoktu. Çünkü, ülke ve temel üretim aracı olan toprak padişaha aitti, ve padişahın bu düzeni koruması sürdürmesi gerekmekteydi.</p>
<p>Değişikliğe önce ordudan başlanmak istendi. Yenileşme hareketlerine karşı çıkacak taraflar şunlardı: yeniçeri, esnaf, ulema…</p>
<p>Yeniçerilik kaldırılır yada değişikliğe uğrarsa ona mal satan esnaf zarar görecekti. Yenilik hamleleri ordunun eğitimine de girince, şeriatın öğretici ve uygulayıcısı, padişahın toprak ve halk üzerindeki teokratik egemenliğinin fetvacısı konumunda bulunan ulemada zarar görecekti.</p>
<p>Yeniçeriliğin onca direnmesine rağmen nihayetinde bu ocaklar kaldırıldı. İdris hoca soruyor: bu ocakların tasfiyesiyle boşa çıkan yüz binlerce yeniçeri ne oldu?</p>
<p>Buhar gücünün üretime uygulanmasıyla, Batı Avrupa’da filizlenen sanayi devrimi küçük üreticiyi, el sanatlarını, ev sanayini, küçük imalathaneleri tasfiye etti. Buralarda çalışanlar yeni üretim biçiminde, yeni fabrikalarda işçi tulumu giymek zorunda kaldılar. Marks Das Kapital’de, küçük ayakkabı üreticisinin büyük firmalara yenilip o fabrikalarda çalışan bir ayakkabı işçisine dönüşmesini anlatır.</p>
<p>Osmanlıların çeşitli nedenlerle batı ülkelerine verdiği ticari ayrıcalıklar (kapitülasyonlar) sonucu, hali hazırda yükselen batı kapitalizmi Osmanlı ülkesini de kendine pazar edindi. 1838’de Mustafa Reşit paşanın Baltalimanı’ndaki yalısında İngiltere ile bir ticaret anlaşması imzalandı.</p>
<p>İyice kapitalizmin açık pazarı haline gelen Osmanlı’da da mevcut küçük sanayi ve el sanatları da tıpkı batıda olduğu gibi tasfiyeye uğradı. Tezgah ve atölyeler kapanmaya başladı. İdris hoca gene soruyor: batıda, buralarda çalışanlar sanayide işçi oldu, peki ya Osmanlı’da? Tasfiyeye uğrayan küçük imalathanelerden boşalanlar ne oldu?</p>
<p>Batıdan siyasi, askeri, hukuki, eğitim ve bazı kültür kurumlarının aktarılarak devletin kurtarılması fikri esasen görüldüğü gibi batı kapitalizmine yaramıştı.</p>
<p>Batılılaşma hareketinin karşısında (etki-tepki denklemi) ideolojik ve ekonomik nedenlerden ötürü muhalif bir hareket filizlenmekteydi: doğucu-islamcı cephe! Yeniçeri-esnaf-ulema üçgeni, ideolojik ve ekonomik nedenlerden ötürü yenilik/ıslahat adı altında “devlet kurtarma” çabalarına karşı olmuştu.</p>
<p>İdeolojik neden; islam düşüncesine göre yenilik ve batılılara benzemeye çalışmak gavurlaşma sayılırdı. Ekonomik nedense yukarda da açıkladığımız gibi, ekonomik çıkarlar yeniliklerle çelişiyordu.</p>
<p>Bu nedenle yeniçeri-esnaf-ulema cephesi saraya ve onun yönetici kadrosu bürokrat paşalara karşı ters düştü ve islamcı-halk cephesinin içinde yer alarak bu akımın ilk çekirdeğini oluşturdu. Damat İbrahim paşanın, Mithat paşanın temsil ettiği yenilik (batılılaşma) hareketleri bu çekirdekçe “küfür” sayıldı.</p>
<p>18.yy’da tımar sisteminin iyiden iyiye bozulmasıyla ayan ve toprak ağaları belirmeye başladı. Vergi toplama işi mültezime verildi. Topraktaki mülkiyet modeli değişti. İşte burada ayanın 1808’de saraya “senedi ittifak”la bir takım haklarını ve kendi toprak mülkiyetini kabul ettirdiği görülüyor. Mülkiyet sistemindeki değişiklik ayanın yenileşme çabalarına destek vermesine neden oldu. Çünkü batıdan özel mülkiyeti ve bireysel hakları tanıyan yasalar aktarılmaktaydı… Burada yenileşme hareketleri ayanın çıkarlarıyla örtüşmekteydi.</p>
<p>Tanzimat bürokratı, paşası, padişah ve ayan yenileşme/batılılaşma hareketlerinin destekçisi olurken yeniçeri-esnaf-ulema çekirdeğinin tohumlarını attığı islamcı cephe ile yani halkla çelişkiye düştü. Halkın gözünde “gavurlaştı”! II.Mahmut’un halk arasındaki ismi: Gavur Mahmut!</p>
<p>Fakat ayan toprak mülkiyetini sağlayan hukuki taleplerini elde edince batılılaşma akımından ayrılarak ideolojik yakınlığında etkisiyle islamcı cepheyi tuttu. Batıdan aktarılan siyasi kurumlarla politik gücü giderek bölünmeye, sınırlanmaya başlayan padişahta zamanla batıcı cepheden islamcı cepheye kaydı.</p>
<p>Halk üretim güçlerinin tasfiyesiyle, işsizliğin artışını batılılaşma ile memlekete kolayca giren emperyalizme bağlıyor, üstyapı ve kültür kurumlarının alımını gavurlaşma olarak görüyor ve kendisine karşı olan bu gelişmenin pek tabi yanında değil karşısında saf tutarken bürokrat paşalar giderek yalnızlaşıyordu!</p>
<p>Su yüz derecede kaynar. Fakat suyun yüz dereceye varması, içindeki moleküllerin titreşime geçmesi için sürekli bir etkiye (sıcaklığa) ihtiyaç vardır. İşte bürokrat paşaların sürekli kıldığı yenileşme/batılılaşma hamleleri zamanla padişahın politik gücünü tehdit etmeye başladı. Ve bir zamanlar ıslahat hareketlerine girişmiş, teşvik etmiş olan saray artık kendi gücünü korumak için bu hamlelerin engelleyicisi olmuştu.</p>
<p>Doğucu-islamcı, batıcı-laik çelişkisi Osmanlı’larda en sıcak II.Abdülhamit döneminde hissedildi. Bürokratlar, aydınlar ve askerler İttihat ve Terakki cemiyeti çatısı altında örgütlendi. Köylü halk, ulema, ayan ve ağalar ise padişah destekçisi oldular! Abdülhamit’in düşürülmesinden sonraysa Jön Türklerin Prens Sabahattin kanadına, Hürriyet ve İtilaf partisine yakın durdular! Hürriyet ve İtilaf partisi 1911’de halk oyuyla iktidar oldu, 1913’de meşhur ve kanlı Bab-ı Ali baskını ile İttihat ve Terakki tarafından düşürüldü!</p>
<p>Kurtuluş savaşı esnasında bürokratların, ordunun ayan kalıntısı büyük toprak sahipleri ve eşrafın bir kısmıyla geçici bir işbirliği vardır. Birinci büyük millet meclisinde bulunan “birinci grup” bürokrat çizgiyi, “ikinci grup”sa halkçı çizgiyi temsil ediyordu. Büyük zafer sonrasında ikincisi birincisi tarafından tasfiye edilecektir!</p>
<p>Cumhuriyet’e geliyoruz. Bu çelişki Cumhuriyet döneminde de olanca şiddetiyle sürüyor. Batıcı-laik cephe CHP altında kurumsallaşıyor. Osmanlı bürokratları geleneğine bağlı kalan CHP, batılılaşma hareketine “devrim” adı altında devam ederken, karşısında gene aynı tavrı; köylü, esnaf, din adamları ve toprak ağalarının islamcı duruşunu buluyor.</p>
<p>Bu arada “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” ve “Serbest Fırka” deneyleri yapılıyor. Şayet o yıllarda bu denemelerde ısrarcı olunsa ve bir serbest seçim yapılsaydı, bu partilerin belkemiğini oluşturan eşraf-toprak sahiplerini geniş bir halk desteğiyle iktidara geleceğe muhakkaktı. Çağdaşlaşma adına kendisine pompalanan kültür devriminden bunalmış olan yoksul köylü bu uğurda çocuğunu bile kurban etmeye razıydı.</p>
<p>Tarihi bir anekdot: Serbest Fırka başkanı Fethi beyi İzmir rıhtımında karşılayan binler “kurtar bizi” diye isyan ediyordu! Öyle ki çıkan arbedede kaza kurşunuyla çocuğunu kaybeden bir yaşlı köylü getirip bunu Fethi beyin önüne atarak şöyle diyordu: “İşte size bir kurban! Başkalarını da veririz! Yalnız sen bizi kurtar!” Kurtuluşundan sekiz sene sonra, bütün bir İzmir halkı rıhtıma akmış, daha önce hiç tanımadığı bir adamın kurtarıcılığına sığınıyordu! Kim kimi kimden kurtaracaktı?!</p>
<p>Fakat otuzlu yıllardaki bu deneyler için beklenilen sonuç ancak yirmi sene sonra, 1950 yılında gerçekleşti ve köylüyü arkasına alan Demokrat Parti “yeter söz milletin” sloganı ile iktidara geldi.</p>
<p>Burada şu hatırlanabilir: Fransız devriminde de köylüler yükselen sınıf burjuvaziye destek vermiş ve bu ikisi el birliğiyle krallığı/aristokrasiyi devirmişti! Yani köylüler düşmanlarının (burjuvazinin) düşmanına (aristokrasiye) karşı mücadele etmişti. Toplumun/tarihin yasaları aynı işlemekteydi; Türkiye’de de köylüler/işçiler yükselen sınıf olan tüccar/toprak ağalarına omuz vererek imtiyazlı bürokrasinin egemenliğini yıkmaya çabalamaktaydı. Bu çok partili yaşam boyunca böyle sürüp gelmiştir.</p>
<p>CHP’de DP’de bu çelişkinin farkındaydı. CHP bu çelişkiyi bir “rejim meselesi” olarak gündeme taşırken DP bürokratların halkla olan tarihi kavgasına hitap ederek ondan yararlanmasını bildi.</p>
<p>Batıcı-laik-bürokrat ile doğucu-islamcı-halk arasındaki çelişkiyi gören CHP yöneticileri bunun için dönem dönem, en son ki yerel seçim sürecinde de yaşadığımız “çarşaf açılımı” gibi açılımlara girişmişti.</p>
<p>1950’li yıllardaki “tavizler” (CHP’de Arapça ezana dönüşe, zorunlu din dersleri uygulamasına ve imam hatip okullarının açılmasına destek vermişti!), 1960’lardaki “ortanın solu” hareketi ve bugün “Kılıçdaroğlu deneyi” bunlara örnek olarak gösterilebilir. Fakat toplumda ki derin yargının bu makyajlarla düzelmesi mümkün görünmüyor. Halk sağ duyusuyla, bilinçaltından gelen “islamcı” tepkiden ötürü bu açılımları samimi bulmuyor. Laikliğin, batılılaşmanın, çağdaşlaşmanın sözcüsü pozisyonunda duran CHP, ne yaparsa yapsın gavurlaşmak ile özdeşleşmekten kurtulamıyor.</p>
<p>Türkiye tarihinden gelen bürokratik devlet yapısını anlayamayanlar, bürokrat-halk çelişkisini yok saymakta, görememekte yada görmek istememektedirler. Halbuki bu çelişkiyi gene bizzat bürokratik kanadın temsilcileri ve halkın temsilcileri çeşitli zamanlarda ifade etmişlerdi.</p>
<p>İkinci İnönü savaşı günleri, Bursa’dan geriye doğru bir kafile göçmekte. Kafile içinde subay aileleri de bulunmakta. İsmet İnönü anlatıyor: “Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka subay olarak ta yerinizi bilesiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim, kimse işitmesin, millet düşmanınızdır.”</p>
<p>Bu pasaj İnönü’nün, CHP’nin yayın organı, 17 mayıs 1968 tarihli Ulus gazetesinden, yayınlanan anılarından alınmıştır!</p>
<p>Ve bir başka itiraf, İsmet İnönü’nün damadı, gazeteci Metin Toker’in satırlarından: “Türkiye’de “kudret” manasındaki “iktidar”ın gerçek sahibi, tartışma konusu sayılsa yeridir. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, Türkiye’yi idare eden sağlam kuvvetler, hep CHP tarafından temsil edilmiştir.” 5 Mayıs 1969, Milliyet.</p>
<p>Bu sözle de açıkça belli olmaktadır ki, CHP’ye rağmen Türkiye yönetilemez; CHP’nin istemediği kanunlar çıkarılamaz! Bu CHP’nin temsil ettiği “sağlam kuvvetler” marifetiyle sağlanır. Kim bu sağlam kuvvetler? Tokmaklı bürokrasi yargı, silahlı bürokrasi ordu ve cüppeli bürokrasi üniversite… Yani asker ve memur/sivil aydın!</p>
<p>Bu kişiler elbet ve çoğu zaman aşağıdan gelen köylü, işçi, memur ve sermayedar kişilerdir. Yani halktır! Fakat böylesi bir “sınıf atlayıştan” sonra halktan ve gelinen sınıflardan genel olarak kopulmakta, bürokratik ideoloji benimsenmektedir.</p>
<p>Metin Toker’in sözüne dönecek olursak, gerçektende Türkiye’de devlet iktidarı ikiye bölünmüş, çatlamış vaziyettedir. Devlet ile seçimle iş başına gelen hükümetler arasında süregelen bir iktidar çatışması vardır. Sivil hükümetler iktidar olmakta fakat muktedir olamamaktadırlar.</p>
<p>Bu bölüşüm şöyle gerçekleşmiştir diyebiliriz: seçimle gelen sivil iktidar (hükümet) ekonomi, döviz gibi küçük işlere, Toker’in kastettiği gerçek iktidar, yani sağlam kuvvetler (devlet) ise Kıbrıs, Kürt sorunu gibi büyük işlere bakmaktadır. Bunun için Adnan Menderes sık sık “hükümet bizde iktidar paşa da, biz hiçbir zaman devlete hakim olamadık” demiştir.</p>
<p>“Bizde oyu pek önemsemeyen, garip bir demokrasi türü bekleyen bazı aydınlarımız vardır. Bir kısım aydınlarımız eski Osmanlı alışkanlığı ile halktan kopmuş insanlardır. Marks Türkiye’de doğsaydı, sınır ayrımını proleter ve burjuva diye değil, halk ve aydın diye yapardı. Biz o biçimde aydınlardan ayrılarak gerçek aydın olmaya kararlıyız… Bu dava aydın-bürokrat egemenliğine veya gerçek halk egemenliğine taraftar olanlar arasındaki mücadeledir…” 22 Mayıs 1969, Ulus.</p>
<p>Bu çelişkiyi o yıllarda çok iyi gören Ecevit “halkçılık” söylemini yükselterek İnönü’yü devirmiş, fakat ancak bir dönem için (1972-1980) CHP tarihinde kısmen bir halkçı parantez açabilmiştir.</p>
<p>Ve işte İslamcı bir şair, aydın Necip Fazıl’ın sayısız duruşmalarının birinde, savunmasında söylemiş olduğu tarihi sözü: “&#8230;Biz Tanzimat&#8217;tan beri gelen bütün muhasebesiz Avrupalılaşma ve taklit hamlelerine karşıyız ve 15 senedir yalnız bunu yapıyoruz&#8230;”</p>
<p>Necip Fazıl’ın altını çizdiği bu bilinçle oy vermekteydi halk. Türk toplumu Batının bilinçli seçmeni değildir, doğru. Ama doğunun sezgileriyle, güdüleriyle seçimini yapan, işte Necip Fazıl’ın bahsini ettiği bilinçle davranan bir kitledir.</p>
<p>Eski bir İttihatçı olarak Celal Bayar’da bu çelişkiyi görmüştü. Şu tarihi tespitler 27 mayıstan çok sonra kendisine aittir: “Demokrat Parti’ye karşı düşmüş ve devlete ortak olmuş iki grup vardır. Anayasanın karakterine bakarak bu yeni ortakları ordu ve aydın diye niteleyebiliriz. Ordu, Milli Güvenlik Kurulu ile; Aydın, Anayasa Mahkemesi, Üniversite (ki çok sonraları YÖK ile), Devlet Planlama Teşkilatı ve hatta Senato’nun seçim dışı gelen üyeleriyle devlet ortaklığına girmektedirler.”</p>
<p>Celal Bayar 61 anayasası ile bürokratik güçlerin ilave haklar elde ederek halk egemenliğine ortak olmalarını geri dönüş olarak nitelendirmektedir. 61 Anayasası darbeciler tarafından ilmiye sınıfına (rektörlere, aydınlara) sipariş edilmişti.</p>
<p>İşte böyle… Bütün bu açıklamalar alt alta konduğunda İdris hocanın analizini yapıp ortaya çıkardığı çelişki daha da berraklaşmakta değil mi?</p>
<p>Ve sonuç: Bugün yaşanan sıkıntılar ve kavgalar, gerçekte bürokrasinin  partisi olan CHP iktidarının, devlet mekanizmasından tam olarak sökülmeye çalışılmasından kaynaklanmaktadır. Bürokratik iktidar, laik-batıcı ideolojisi ile büyük ölçüde halkın üstünde ve hatta ona karşı düşen bir iktidardır. Bürokrasiye göre, Demokrat Parti ile “hasolar memolar iktidara gelmişti”! AKP ise “göbeğini kaşıyan kıllı ayıların, bidon kafalıların” iktidarıydı! CHP tarihi boyunca hiçbir serbest seçimi işte bu yüzden kazanamamıştır! Objektif ve gerçekçi olmak gerekirse, bu anlayışla kazanması da pek mümkün gözükmemektedir!</p>
<p>Ancak dünya konjektürüne, uluslararası dengelere göre dönem dönem ya kalıcı olmamak üzere iktidar olmuş yada koalisyonlarla iktidarın bir ucundan tutabilmişlerdi. 71 muhtırası sonrası kurulan teknisyenler hükümetinin başbakanının, İnönü’nün has adamı Nihat Erim olduğu unutulmamalı. Yalnızca Ecevit işçi, sendika, öğrenci ve sol hareketlerin tavan yaptığı bir dönemde “halkçı” söylemlerle ancak iktidara yanaşabilmişti!</p>
<p>Bugün artık iki yüz yılı aşkın bir süredir devam ede gelen tarihi bir sürecin, karşılaşmanın –belki de- uzatma dakikalarını izlemekteyiz. Yüz yıl, iki yüz yıl insan ömrü için uzun olabilir. Fakat toplumların tarihinde bir güne değerdir. Hele böylesi köklü değişiklikler için…</p>
<p>Batıcı-laik-bürokratik zümrenin elinde tuttuğu imtiyazları, kalan birkaç kalesini savunma, iktidardan öte iktidarı bırakmama mücadelesi; halkınsa ama el yordamıyla, ama bilinçaltı dürtülerle, uygun sivil iktidarları bulduğunda bu gücü kırmaya, budamaya çalışması daha bir müddet devam edecek gibi görünüyor…</p>
<p>Ellinci yılına vardığımız 27 Mayıs darbesine ve son yıllarda yaşadıklarımıza; iktidara, muhalefete, cumhurbaşkanlığı seçim sürecine, cumhuriyet mitinglerine, e-muhtıraya, darbe iddialarına, anayasa değişiklik paketine, bugüne kadar <strong>“gerçek kabul ettiğiniz şeylere”</strong> bir de bu açıdan bakar mısınız?</p>
<p><strong>28 &#8211; 29 Temmuz 2010, Bizim Gazete</strong></p>
<p><strong>Kaynak gösterilmeksizin kullanılmaması rica olunur.</strong></p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/farukkartal.wordpress.com/292/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/farukkartal.wordpress.com/292/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/farukkartal.wordpress.com/292/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/farukkartal.wordpress.com/292/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/farukkartal.wordpress.com/292/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/farukkartal.wordpress.com/292/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/farukkartal.wordpress.com/292/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/farukkartal.wordpress.com/292/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/farukkartal.wordpress.com/292/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/farukkartal.wordpress.com/292/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/farukkartal.wordpress.com/292/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/farukkartal.wordpress.com/292/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/farukkartal.wordpress.com/292/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/farukkartal.wordpress.com/292/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=292&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://farukkartal.wordpress.com/2010/08/22/idris-kucukomer-ve-temel-celiski/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/8a94e894cd9319f35d136948fe3ce751?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">farukkartal</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>İstanbul Caddelerinde Auschwitz’e Giden Vagonlar</title>
		<link>http://farukkartal.wordpress.com/2010/08/22/istanbul-caddelerinde-auschwitz%e2%80%99e-giden-vagonlar/</link>
		<comments>http://farukkartal.wordpress.com/2010/08/22/istanbul-caddelerinde-auschwitz%e2%80%99e-giden-vagonlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 20:33:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>farukkartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültür & Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Otobüsler]]></category>
		<category><![CDATA[Trafik çilesi]]></category>
		<category><![CDATA[İkarus]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://farukkartal.wordpress.com/?p=290</guid>
		<description><![CDATA[  “Şimdi otobüsler, Auschwitz Toplama Kampı’na giden Yahudi vagonlarına benziyor!” Engin Ardıç Hafta içinden herhangi bir gün. Saat akşam altı. Bu işler nasıl işlerdir ki pek fena, pek rezil bir işlerdir. Ve yazıyla yirmi birinci, rakamla 21. yüzyılın onuncu yılında İstanbul’da yaşanmakta ve yazılmaktadır. Milyonlarca çalışan işyerlerinden, ofislerinden, fabrikalarından boşalmakta, bitkin vaziyette evinin yolunu tutmakta… [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=290&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“Şimdi otobüsler, </strong><strong>Auschwitz Toplama Kampı’na giden </strong><strong>Yahudi vagonlarına benziyor!” </strong><strong>Engin Ardıç</strong></p>
<p>Hafta içinden herhangi bir gün. Saat akşam altı. Bu işler nasıl işlerdir ki pek fena, pek rezil bir işlerdir. Ve yazıyla yirmi birinci, rakamla 21. yüzyılın onuncu yılında İstanbul’da yaşanmakta ve yazılmaktadır.</p>
<p>Milyonlarca çalışan işyerlerinden, ofislerinden, fabrikalarından boşalmakta, bitkin vaziyette evinin yolunu tutmakta… Doğrusu evin yolunu tutmak için zorlu bir kavgaya sıvanmakta. Otobüse binmek bir dava. Bindin, akbilini, kartını basmak ayrı mesele. Ayakta durmak ayrı zanaat. İnmek ayrı bir kavga. Ciddi bir sinir, stres ve efor gerektirmekte…<span id="more-290"></span></p>
<p>İşte bu milyonlar her akşam yol kenarında duraklarda, biraz da yola taşarak, hatta kimi zaman otoyol şeridinin birini de kapatarak ufukta beliren otobüslerin ışıklı tabelalarını okumaya, otobüs durağa tam olarak giriş yapmadan ezilme tehlikesine rağmen binmeye çalışmaktadırlar.</p>
<p>İtiş kakış… Cüzdanı çarptırma kaygısı… Hele bir de ayın biriyse…! Şoförün önce kibar ricası: “beyler ilerleyelim lütfen arkaya doğru. Bakın dışarıda yolcu kaldı. Yardımcı olalım. Hepimiz evimize gitmeye çalışıyoruz.” Bu komutlarla yalandan yere kıpırdayan orta sıra, zar zor tutturduğu rahatı, duruş düzeninin korumaya uğraşanlar… Fakat şoför inatçı ve ısrarcı: zırrr… zıırrr… zııırrr… Zilin “zırr”ları ağız dolusu küfür gibi çınlarken kulaklarda, otobüs ahalisinin birbiriyle kurduğu zorunlu kurulan akrabalık ilişkisi daha bir sıkılanmakta…</p>
<p>Alından boyuna, kollardan sırta ve oradan iç çamaşıra doğru sızan, gıdıklayan, ürperten ter, ve o keskin, o ekşi koku… Temmuz sıcağı ayakta mum gibi dikilenleri, koltuklarına gömülmüş uyuklayanları erim erim eritmekte.</p>
<p>Nesli giderek tükenen 260 model Ikarus; artık o da sıcaktan mı, dur kalk yapmaktan mı nedir, nefes nefese kalaraktan ve de arada tıslayaraktan, tıkalı trafikte ayakta durmaya çabalayan yolcusunu bir ileri bir geri atmakta. Terlemiş onlarca avuç içinin tutup bıraktığı nikel boru yapış yapış. Tutsan bir dert, tutmasan başka dert…</p>
<p>Israrla yanı başında dikilen kır saçlı amcalara, teyzelere inat uyuyormuş yada İstanbul’u ilk kez görüyormuş numarası çeken, bunun için burnunu cama dayayıp dışarıyı izleyen gençler.</p>
<p>Bütün bu kuralsızlığın, rezaletin içinde uyuklayan gözlere çarpan trajikomik uyarı levhaları: gazi, yaşlı,ve hamilelere yer veriniz!</p>
<p>Arka ve orta kapıdan binen yolcuların gönderip de geri alamadıkları akbiller, bu uğurda çıkan kısa süreli tantanalar… “Kardeşim bu nasıl anahtarlık ya? Akbili bulamıyorum içinde, benden geri yanı var!”</p>
<p>Otobüste, üç kuruş karşılığı sigortasız, güvencesiz, evlere, şirketlere temizliğe giden, ve o anda akşama yapacağı yemeği düşünen baş örtülü kadıncağızla otobüsü sollayan cipin içindeki baş örtülü hanımefendi! Bu ne yaman çelişki anne!?</p>
<p><strong>“Şimdi otobüsler, Auschwitz Toplama Kampı’na giden Yahudi vagonlarına benziyor!”</strong> demişti yazar, bundan tam yirmi sene öncesinin İstanbul’u için… Yirmi sene öncesinin İkarus’ları için… Bugün artık o İkarus’ların yanında bir de Mercedes’ler bulunmakta ya çaktırmayın, manzara aynı olmaktaysa ne çıkar bundan? Biraz daha kaliteli sürünmektesin ey halkım, unutma bu kıyağı! Yirmi koca sene yahu, 20…!</p>
<p>Şehrin asfaltında Nazi vagonları toplama kamplarına sabun olacak Yahudi… Pardon, belediye otobüsleri kentin varoşlarına, işçi mahallelerine yolcu taşımakta! Bir dalgadan çıkmış çalışan kadınlar, erkekler, gençler, orta yaşlılar ve emekliler. El oğlunun emeklisi altmışında emekli olunca cebine koyup dolarcıkları o memleket senin bu şehir senin gezedursun! Türkiye işçi emeklileri 42 KT’den , 25 T’ye koltuk kapmaca oynamakta…</p>
<p>Öfkesini burnundan soluyan, fakat yalnızca sövmekle, konuşmakla, eleştirmekle (o da otobüsten inene kadar ha!) yetinen, bu haklı tepkisini bir adım öteye taşıyamayan bilinçli(!) vatandaşlar: “efendim, halkımız eğitimsiz…” Ne menem bir şeymiş şu eğitim yahu, her derde deva. Say ki lokman hekim otu mübarek. Her akşam sıcak suya bir tutam at, karıştır, ve iç. Ne yoksulluk kalacaktır, ne sömürü!</p>
<p>“Yoksulluk ve sömürü edebiyatı”, öyle mi? Evet, öyle… Yoksulluk varsa edebiyatı da olacaktır! Yazan değil yazdıran utanmalıdır! Lütfen biraz daha sıkışalım, kaptan ön kapı tamam!</p>
<p><strong>23 Temmuz 2010, Evrensel</strong></p>
<p><strong>Kaynak gösterilmeksizin kullanılmaması rica olunur.</strong></p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/farukkartal.wordpress.com/290/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/farukkartal.wordpress.com/290/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/farukkartal.wordpress.com/290/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/farukkartal.wordpress.com/290/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/farukkartal.wordpress.com/290/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/farukkartal.wordpress.com/290/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/farukkartal.wordpress.com/290/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/farukkartal.wordpress.com/290/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/farukkartal.wordpress.com/290/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/farukkartal.wordpress.com/290/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/farukkartal.wordpress.com/290/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/farukkartal.wordpress.com/290/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/farukkartal.wordpress.com/290/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/farukkartal.wordpress.com/290/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=290&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://farukkartal.wordpress.com/2010/08/22/istanbul-caddelerinde-auschwitz%e2%80%99e-giden-vagonlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/8a94e894cd9319f35d136948fe3ce751?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">farukkartal</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Kemal Tahir ve Gerçeğin Değişkenliği</title>
		<link>http://farukkartal.wordpress.com/2010/08/22/kemal-tahir-ve-gercegin-degiskenligi/</link>
		<comments>http://farukkartal.wordpress.com/2010/08/22/kemal-tahir-ve-gercegin-degiskenligi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 20:03:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>farukkartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültür & Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçeğin değişkenliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Tahir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://farukkartal.wordpress.com/?p=273</guid>
		<description><![CDATA[  “Değişmez kabul ettiğimiz gerçeklerin yanında, karşısında, önünde, arkasında başka gerçeklerinde olabileceğini hiçbir zaman unutmamalıyız.” Kemal Tahir Doğumunun 100. ve ölümünün 37. yılında Türk edebiyatının en özgün kalemlerinden Kemal Tahir’i anmaya devam ediyoruz… Elbette o, birkaç köşe yazısıyla, makaleyle, panelle anılmayı hak etmiyor. Daha fazlası yapılmalıydı, daha çok konuşulmalı, daha iyi anılmalıydı. Bugün medya dünyasının [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=273&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“Değişmez kabul ettiğimiz gerçeklerin yanında, </strong><strong>karşısında, önünde, arkasında </strong><strong>başka gerçeklerinde olabileceğini </strong><strong>hiçbir zaman unutmamalıyız.” </strong><strong>Kemal Tahir</strong></p>
<p>Doğumunun 100. ve ölümünün 37. yılında Türk edebiyatının en özgün kalemlerinden Kemal Tahir’i anmaya devam ediyoruz… Elbette o, birkaç köşe yazısıyla, makaleyle, panelle anılmayı hak etmiyor. Daha fazlası yapılmalıydı, daha çok konuşulmalı, daha iyi anılmalıydı. Bugün medya dünyasının köşe başlarını tutmuş ve onun tezlerini, argümanlarını geliştirerek kullananlar kalem ucuyla da olsa şöyle bir değinmeliydiler, büyük vefasızlık…<span id="more-273"></span></p>
<p>Ben, naçizane bu yazıyla, Kemal Tahir’in romancılığından, fikirlerinden ve eserlerinden ziyade aydın kişiliği üzerinde durmak istiyorum. Çünkü o yaşarken, ürettikleri ve söyledikleri hararetle tartışıldı, fakat onun en önemli yanı, gerçeği uslanmaz ve yorulmaz bir biçimde arayış çabası üzerinde pek durulmadı, görülmedi yada görmezden gelindi hasımları tarafından.</p>
<p>Onu, döneminin diğer aydınlarından ayıran en önemli özelliği neydi? Türk toplumu ve tarihi hakkında ortaya attığı tezleri mi? Romanları mı? Üslubu mu?</p>
<p>Elbette bunlarda var, bunlarda başlı başına birer fark, hem de çok büyük fark. Fakat onu diğer Türk aydınlarından ayıran en önemli tavır, bence, yanıldığını gördüğü an hiçbir komplekse kapılmadan <strong>“yahu gene yanılmışız”</strong> diyebilmesiydi…</p>
<p>Çünkü bir romanında da dediği gibi, <strong>“adam yanılmakla adam olur”</strong>du. Aydını aydın yapanda buydu Kemal Tahir’e göre. Bıkmadan usanmadan gerçeği aramak, bu arayış esnasında yanlışlara da düşmek ve düşülen yanılgıları fark edince yanıldığını kabul etmek.</p>
<p>Gerçek; ideolojiler haritasında oradan oraya akan, yer değiştiren bir cıva. Hiç bir fikir konağında çakılı kalmayan göçebe. Ele avuca gelmez. Dokunursunuz ama tutamazsınız. Bunun içindir ki, <strong>“gerçek bir kez elde edilince sürgit kullanılamaz, her durumda gerçekçiliği yeniden elde edip geliştirmek gerekmekte” </strong>demiştir Kemal Tahir.</p>
<p>Hakiki aydınsa gerçeğin peşinde sınır, pasaport, vize, duvar, tel örgü tanımaz bir arayışçı. Kemal Tahir’e göre, eğer <strong>“her sabah açtığın gazete yada okuduğun bir kitap sayfasında rastladığın bir gerçek, seni o güne kadar bütün öğrendiklerini unutmaya, alfabeye yeniden başlamaya zorluyor ve sen buna razı olamıyorsan, entelektüel değilsin, aydın değilsin hatta namuslu bir okur-yazar bile değilsin”</strong>dir.</p>
<p>O hiçbir zaman fikr-i sabit aydınlardan olmadı. <strong>“Her sabah, evden çıkarken evimizin kapı numarasını bile kontrol edelim, gece değiştirmiş olabilirler”</strong> diyebilecek kadar şüpheciydi. Araştırmalarından elde ettiği sonuçlara saplanıp kalmadı, kendini tekrar etmedi. Düşüncede kullandığı bu yöntemi hikayelerine, romanlarına bile uyguladı. <strong>“Romancı her romanının başında çırak gibi, ortalarında kalfa gibi çalışmalı, sonunda usta olabilirse ne ala…”</strong> derken bunu kastetmişti. Aydının da sanatçının da kendini yenilemesi, gerçek kabul ettiği şeylerin etrafında ki başka gerçeklerin de farkına varması ve her çalışmasında gerçekçiliği yeniden ele alıp işlemesi gerektiğini düşünüyordu.</p>
<p>Gerçeğin çok yönlü ve değişken olduğunu kavramış namuslu aydını da, okur yazarı da hiçbir ideoloji zaptedemez. Hiçbir hazır kalıp onun arayışına bir çözüm olamaz. Kemal Tahir’de de olamadı zaten. Marksist teorinin Türk toplumuna  uymayan yanlarını gördü, bunun üzerine gitti. Bu sorgulayış, Kemal Tahir’in, Türkiye’de yaygın olan klasik Marksist öğretinin genellikle doğu toplumları ve özellikle Osmanlı imparatorluğu yada Anadolu Türk toplumu konusundaki açıklamalarını yetersiz bulmasına neden oldu. Kemal Tahir’e göre <strong>“Batı kalıpları bizim yerli meselelerimizi çözemezdi”</strong>.</p>
<p>Çağdaşları tarafından bu ihanet(!) affedilmedi. Radikal ve ateşli solcular tarafından <strong>“sağcılıkla”</strong>, Kemalistlerce <strong>“gericilikle”</strong> suçlandı, sağcılar ise onu <strong>“solcu”</strong> olduğu için okumadı! Böylece ne musa’ya ne isa’ya yaranamamış, putlaştırılan düşüncelere açtığı savaşın bedelini yalnızlaştırılarak ödemişti. Fakat bütün bunlara rağmen düşünmeye, sorgulamaya, arayışa ve üretmeye devam etti.</p>
<p>Ölmeden önceki son konuşmasında, dinleyenlere vasiyet niteliği taşıyan şu son cümlelerini söylerken dahi düşünme biçiminin öneminden bahsediyordu: <strong>“Size şunu belirtmek istiyorum; hayatım boyunca bir sistem dahilinde düşünmeye çalıştım. Sistemden ayrılmadım. Yazdıklarım bir rastlantının sonucunda değil, sistemli düşüncenin sonucunda bulunmuştur. Bundan ötürü doğrultumda yanlışa düşmedim; olaylar söylediklerimi doğruladı. El yordamıyla değil, bir sistem içinde düşünmelidir insan.”</strong></p>
<p>Bana ve daha bir çok kimseye düşünmeyi öğreten, hakikatin yorulmaz savaşçısı büyük romancı ve aydın, 100.doğum yılın kutlu olsun!</p>
<p><strong>3 Mayıs 2010, Bizim Gazete</strong></p>
<p><strong>Kaynak gösterilmeksizin kullanılmaması rica olunur.</strong></p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/farukkartal.wordpress.com/273/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/farukkartal.wordpress.com/273/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/farukkartal.wordpress.com/273/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/farukkartal.wordpress.com/273/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/farukkartal.wordpress.com/273/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/farukkartal.wordpress.com/273/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/farukkartal.wordpress.com/273/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/farukkartal.wordpress.com/273/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/farukkartal.wordpress.com/273/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/farukkartal.wordpress.com/273/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/farukkartal.wordpress.com/273/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/farukkartal.wordpress.com/273/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/farukkartal.wordpress.com/273/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/farukkartal.wordpress.com/273/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=273&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://farukkartal.wordpress.com/2010/08/22/kemal-tahir-ve-gercegin-degiskenligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/8a94e894cd9319f35d136948fe3ce751?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">farukkartal</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Sermaye Sınıfımız ve Gündem Üzerine Notlar</title>
		<link>http://farukkartal.wordpress.com/2009/04/27/sermaye-sinifimiz-ve-gundem-uzerine-notlar/</link>
		<comments>http://farukkartal.wordpress.com/2009/04/27/sermaye-sinifimiz-ve-gundem-uzerine-notlar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 17:34:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>farukkartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın Doğan]]></category>
		<category><![CDATA[Müsiad]]></category>
		<category><![CDATA[Tüsiad]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://farukkartal.wordpress.com/?p=41</guid>
		<description><![CDATA[  Bir süredir; Ergenekon operasyonu kapsamında art arda gelen gözaltlarıyla, sonra AKP’nin kapatılma ihtimaliyle çalkalanıp durulan Türkiye gündemi geçtiğimiz gün Başbakan Erdoğan’ın suya attığı yeni bir taşla tekrar dalgalandı; ama bu sefer ki taş hepsinden daha büyük! Başbakan Erdoğan, bir zamanlar kendisine her türlü desteği vermiş olan Doğan Media Grubuna öyle bir çattı ki yenilir [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=41&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"> </span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Bir süredir; Ergenekon operasyonu kapsamında art arda gelen gözaltlarıyla, sonra AKP’nin kapatılma ihtimaliyle çalkalanıp durulan Türkiye gündemi geçtiğimiz gün Başbakan Erdoğan’ın suya attığı yeni bir taşla tekrar dalgalandı; ama bu sefer ki taş hepsinden daha büyük!</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Başbakan Erdoğan, bir zamanlar kendisine her türlü desteği vermiş olan Doğan Media Grubuna öyle bir çattı ki yenilir yutulur cinsten değil. Erdoğan, Doğan Mediası’nı ve Aydın Doğan’ı “kendisi ve ailesi hakkında asılsız ve yalan-yanlış haberler yapmakla, partisini hedef göstermekle” suçladı ve hemen ardından “bütün bunların nedeni olarak, Hilton projesinde alınamayan izinleri” işaret etti.</span></span></span></p>
<p><span id="more-41"></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Aydın Doğan tarafından yanıt gecikmedi; Doğan, “Hükümetin media’ya saldırdığını, basın özgürlüğünün kısıtlanmaya çalışıldığını, Hilton projesinin ise şantaj aracı haline getirildiğini” söyleyerek kendini savundu.</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Özellikle Doğan’ın yanıt metninde benim dikkatimi çeken “Erdoğan’ın dikta rejimine kaydığına, basın özgürlüğünü tehdit ettiğine” dair olan cümleleriydi. Ve bir başka nokta; Aydın Doğan bey Devletin bütün organları ile AKP hükümetinin elinde olmasından rahatsızlık duyuyormuş, bak sen şu işe! Peki, sayın Aydın Doğan aynı rahatsızlığı ve duyarlılığı neden Cıtybank’ın iki milyar dolar küsürlük vergi borcu silinirken göstermedi? 22 Temmuz 2007 günü Hürriyet’in “Türkiye uçuyor” sürmanşetiyle çıktığı nüshasını hatırlıyorum, ekonomik büyümeden ve hükümetin başarılarından söz ediyordu! O günden bu güne…</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Aydın Doğan beyin AKP hükümeti döneminde aldığı ihaleler ve elde ettiği diğer kazançları detayı ile bilmiyorum bile: fakat Doğan Media grubunu takip eden birisinin, yakın zamana kadar, Büyük Sermaye’nin hükümeti nasıl desteklediğini görmemek için kör olmak gerekiyordu!</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Peki ne oldu da İktidar partisi ile Büyük Sermaye (Ara not: yazımda geçen Büyük Sermaye sözünden TÜSİAD’ı anlayınız) arasında 3 Kasım 2002 sabahı -belki de daha önceden- başlayan mutabakat bugün sona erdi ve şemsiye terse döndü?</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Sorunun cevabı içinde “Hilton olayı” mutlaka var tabi; ama biz olayın nicel değil nitel nedenleriyle ilgilenirsek, duruma tepeden bir projeksiyon tutarsak daha sağlıklı tespitlerde bulunuruz sanıyorum.</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Birinci tespitimiz şudur: Türk sermayesi çift başlıdır.</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Ne demektir bu? Açıklayalım: Türkiye’de Batılı anlamda köklü ve ulusal çıkarları savunabilen bir “Burjuvazi” sınıfı yoktur; var olan sermayedarlar yalnızca “zengin”dirler, üretim araçlarına sahiptirler ama kültürel olarak, yaşam biçimi olarak Batı özentisi, taklitçi ve eğretidirler. Çünkü köklü ve ulusal değildirler. En zenginimizin kökenine bakın, sıradan bir esnaf yada tüccarken devletin önüne sunduğu imkanlardan faydalanarak sınıf atlamış, birini bin yapmayı başarmış sıradan adamlar olduğunu görürsünüz. Peki cebi para gören, çevresi değişen bu adamın kafa yapısı ve kültür seviyesi o kadar hızlı ve sağlam sınıf atlamamış mıdır? Hayır… Halen köy-kent çelişkisi taşımaktadır. Bu nedenle Burjuva demek yanlış olacaktır; bu sınıfın üyeleri ancak ve ancak paralı Lumpenlerdir. Ardı sıra gelen kuşakları ise çağdaşlık adına yanlış bir Batılılaşmanın içine düşmekte ve içinden çıktığı toplumun değerlerinden kopmaktadır, kültürünü yadsımaktadır. Bu sınıf, ekonomik çıkarlar bakımından zaten  Batı emperyalizmine bağımlı olduğu için de bu ülke ile maddi-manevi hiç bir çıkar ortaklığı kalmamaktadır! Bu tanımladığım sermaye sınıfımız, TÜSİAD adlı örgütlenme ile bir araya gelmiştir, ekonomik çıkarları doğrultusunda siyaseti yönlendirmek için!</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Türk sermayesi çift başlıdır dedik: İkinci sermaye sınıfımızın birincisinden, iki farkı vardır: Birincisi, ekonomik ve ticari güç açısından. İkincisi; yaşam biçimi ve kültür bakımından. Kimdir bu ikinci tür sermayedarlarımız? Bunlar zenginleşirken köklerinden kopmayan, muhafazakar değerlere bağlı bir yaşam sürdüren Anadolu tüccarı, taşralı zenginlerimizdirler. Ticari ilişkilerini ağırlıklı olarak çevre ülkeler ile, Müslüman ülkelerle, “Doğulu devletlerle” yürütmektedirler. Her Kapitalist gibi bunlarda daha iyi yaşamak, daha çok kar elde etmek amacıyla iş yaparlar ve kafaları da bu çalışır. MÜSİAD adlı örgütlenme ile bir araya gelmişlerdir, ticaret pastasından daha fazla pay kapmak için! Öyleyse gelsin ikinci tespitimiz: Çift başlı sermayenin kendi içinde çelişkileri vardır.</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Bu çelişkiler: Marksist anlamda, altyapıda, ekonomik açıdan pastadan daha çok pay almak olduğu gibi üstyapıda, birbirlerinin yaşam biçimlerine de karşı olmak şeklinde ortaya çıkmaktadır!</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Somutlaştıralım: Her kapitalist karını arttırmak ister, işlerini büyütmek ister. Ticari rekabet için en somut örnek, küçüğünün büyüğüne, yani TÜSİAD’a karşılık MÜSİAD adlı sivil toplum kuruluşuyla örgütlenmesidir.</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Üstyapısal anlamda somutlaştıralım: “Kentli ve Laik” zenginlerimiz, “Dindar ve taşralı” ötekilerle aynı lokantada yemek yemek, aynı marka arabaya binmek, aynı alışveriş merkezinden alışveriş yapmak istemiyor, onlarında kendileri gibi yaşamalarını, aralarında yer bulmalarını hazmedemiyor! Çünkü kendilerince, onlar görgüsüz, geri kafalı, yobaz ve köy kökenli! Ne kadar ironik değil mi? Amerikan kültürüne özenmek, Batılı zengin yaşam biçimini kopya etmek, Hıristiyan ahlakın temelini oluşturan aile ve insan ilişkilerini kendi yaşamına uygulamak ne kadar da ilericilik sayılıyor! Ötekinin kendisi kadar olmasa da para kazanıp, çıktığı kültürü ve yapıyı koruyarak arasına girmesinden rahatsızlık duyuyor. Çünkü bu ikinci sınıf zengin tabaka evde ayakkabı ile değil ayakkabısız geziyor, eşinin başında türban yada başörtüsü var, içki içmiyor, batı mutfağından yemiyor, kuru fasulye pilavla besleniyor, ama et de yiyor, BMW’ye de biniyor, yeri geliyor Starbucks’dan kahve de içiyor. Birincisi ne kadar Amerikan kültürünün özentisi olarak eğreti duruyorsa diğeri de Arap kültürünün kopyacısı olarak gerici ve eğreti duruyor, altını çizelim, çizelim ki adımız Liboşa, şeriatçıya çıkmasın.  </span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Altın kural biliyoruz: toplumda yükselen sınıfın değerleri de yükselir ve kabul görür; türban olayına bir de bu açıdan bakın derim ben. Ne de olsa yükselen sınıf sermaye ama dindar olanı, iktidarda olan da bunların siyasi uzantıları; e tabi ki dini değerler ve metalar da yükselişe geçecek. Ama “şeriat” denen farklı bir siyasi ve toplumsal düzeni bırakın Büyük Sermaye, taşralı dindar küçük sermayemizin kendisi bile istemez!</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">İşte çift başlı sermayemizin çelişkisi bu. Yazımın başında bahsettiğim İktidar-Büyük Sermaye gerilimi ile ne alakası olduğunu şu üçünü tespitimin ardından siz kurun: Türk toplumu bilinçli bir istekle değil, içgüdüsel olarak “daha iyi yaşamak ve sınıf atlamak” istediği için kurtuluş olarak Kapitalizm’i görüyor, bu nedenle de Sermaye partilerine oy veriyor, çünkü üretim araçlarını geliştiren o, yatırım yapan o, ekonomik pastayı büyüten o, kendisine akmasa da damlıyor, o kadar önemli mi? Bir gün bir yolunu bulur o da bu düzenin tepesine bayrağını diker; yeter ki açık olsun yollar, değil mi ama? Fakat bir sıkıntı var; bu bilinçsiz, örgütsüz seçmen kitlesi, Köy-Kent çelişkisinin getirdiği düşünce yapısı ile “Dini duygularına fazla kapılıyor”, acından ölse de “Ne Müslüman adamlar” diyerek gidip “Kapitalist ama Dindar” partilere oy verip duruyor.</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Hal böyle olunca, yani ikinci sınıf sermayedarlarımızın siyasi destekçileri halk tarafından onaylanınca Büyük sermaye için tek çıkar yol kalıyor: “İktidar” ile anlaşmaya varmak, ortak amaç olan “Kar” için el sıkışmak.</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Ama bu anlaşmada, “içinde ekonomik çıkar olan her anlaşmanın kaderi” gibi zamanla geriliyor geriliyor ve bir yerde kopuyor; tarafların artan bencillik duyguları, pay büyütme talepleri birbirlerinin gırtlaklarına sarılmaya kadar gidiyor.</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Son yıllarda yaşanan “Türban tartışmalarını da, AKP’nin kapatılma davasını da, Ergenekonu’da, Şeriat geliyor yaygaralarını da” bu çelişkiler ve gerçekler ışığında bir daha düşünün bakalım; bana nasıl da hak vereceksiniz.</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">Yoksa, kırk yıllık sermaye, kendi gazetesinde “Sol çıkışını arıyor” başlığı altında hazırladığı yazı dizisi ile “AKP iktidarına karşılık CHP alternatifini” ısıtıp ısıtıp durur muydu? Eee, ne de olsa kapitalistin çıkar ibresi hangi yönü gösterirse o yöne secde eder değil mi?</span></span></span></p>
<p style="background:white;line-height:170%;text-align:justify;"><span style="color:#333333;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>Kaynak gösterilmeksizin kullanılmaması rica olunur.</strong></span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/farukkartal.wordpress.com/41/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/farukkartal.wordpress.com/41/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/farukkartal.wordpress.com/41/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/farukkartal.wordpress.com/41/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/farukkartal.wordpress.com/41/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/farukkartal.wordpress.com/41/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/farukkartal.wordpress.com/41/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/farukkartal.wordpress.com/41/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/farukkartal.wordpress.com/41/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/farukkartal.wordpress.com/41/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/farukkartal.wordpress.com/41/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/farukkartal.wordpress.com/41/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/farukkartal.wordpress.com/41/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/farukkartal.wordpress.com/41/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=41&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://farukkartal.wordpress.com/2009/04/27/sermaye-sinifimiz-ve-gundem-uzerine-notlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/8a94e894cd9319f35d136948fe3ce751?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">farukkartal</media:title>
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Bir “Osmanlı Komünisti” Kemal Tahir</title>
		<link>http://farukkartal.wordpress.com/2009/04/27/bir-%e2%80%9cosmanli-komunisti%e2%80%9d-kemal-tahir/</link>
		<comments>http://farukkartal.wordpress.com/2009/04/27/bir-%e2%80%9cosmanli-komunisti%e2%80%9d-kemal-tahir/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 13:43:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>farukkartal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültür & Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Tahir'in Fikirleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Tahir'in Kitapları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://farukkartal.wordpress.com/?p=5</guid>
		<description><![CDATA[  1910 &#8211; 1973 Hayatı Soyadı “Demir” olan Kemal Tahir, 13 Mart 1910 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Tahir bey deniz yüzbaşısı ve II.Abdülhamid’in yaverlerindendi. Ailenin en büyük erkek çocuğu olan Kemal Tahir, Cezayirli Hasan Paşa Rüşdiyesi’nden sonra girdiği Galatasaray Sultani’sinin 10.sınıfındaki eğitimini, annesinin vefatı üzerine yarıda bırakarak çalışmaya başladı. Avukat katipliği, Zonguldak Kömür İşletmeleri’nde ambar [...]<img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=5&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1910 &#8211; 1973</strong></p>
<p><strong>Hayatı</strong></p>
<p>Soyadı <strong>“Demir”</strong> olan Kemal Tahir, 13 Mart 1910 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Tahir bey deniz yüzbaşısı ve II.Abdülhamid’in yaverlerindendi. Ailenin en büyük erkek çocuğu olan Kemal Tahir, Cezayirli Hasan Paşa Rüşdiyesi’nden sonra girdiği Galatasaray Sultani’sinin 10.sınıfındaki eğitimini, annesinin vefatı üzerine yarıda bırakarak çalışmaya başladı. Avukat katipliği, Zonguldak Kömür İşletmeleri’nde ambar memurluğu yaptı.</p>
<p>1932’de gazeteciliğe adım atan Kemal Tahir; dönemin Vakit, Haber, Son Posta, Yedigün, Karikatür, Karagöz ve Tan gibi önde gelen gazete ve dergilerinde çalıştı. 1937’de Fatma İrfan hanımla evlendi.<img title="Devamı..." src="http://kemaltahir.wordpress.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif" alt="" /><span id="more-5"></span></p>
<p>1938’de Nazım Hikmet’le beraber Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde <strong>“Orduyu isyana teşvik”</strong> suçlamasıyla yargılandı ve on beş sene hapse mahkum oldu. İşlemediği bu suç yüzünden 1938’den 1950 senesine kadar tam on iki sene, tahta bavuluna doldurduğu sarı defterleriyle Çankırı, Çorum, Nevşehir, Malatya cezaevlerini dolaştı. <strong>“Orduyu isyana teşvik”</strong>ten suçlanıyordu, fakat aslında <strong>“Komünist”</strong>liğinin bedelini ödüyordu, işin trajikomik yanı ise: Kemal Tahir o yıllarda Komünist değildi, aksine, ülke sorunlarına duyarlı, Atatürk devrimleri konusunda tavizsiz, muhalif partiye (Serbest Cumhuriyet Fırka’ya) üye olan arkadaşıyla yumruk yumruğa kavga edecek kadar da ateşli bir Kemalist’ti. Kendi deyişiyle tutuklandığında kitaplığında ağırlıkla <strong>“sağ yayın ve kitaplar vardı”</strong>.</p>
<p>Eşine yazdığı bir mektubunda şöyle diyor Kemal Tahir: <strong>“Yarım yamalak bilgili kafama bir çok kocaman meseleler yığdılar. Kant, Descartes, Nietzsche, Engels hatta Marks bomboş kafamda koşmaca oynuyorlar. Demokrasi, liberalizm, komünizm, bolşevizm, faşizm, hitlerizm, emperyalizm fır dönüyor etrafımda. Gözleri yeni açılan anadan doğma bir kör gibiyim(&#8230;) Sınıf kavgalarının korkunç meydan muharebesine seyirci kalmak, muayyen bir cephenin üniformasını giymemek hakkına bile malik değilmişim. (Oportünist denilen şaşkınların arasında durduğun yeter!) diye haykıran inandırıcı bir ses duyuyorum.”</strong></p>
<p>Bu kafa karışıklığına rağmen, sol eğilimli Tan Gazetesi’nde yazı işleri müdürlüğü yapıyor olması, Komünistlikten sicilli Nazım Hikmet’le arkadaşlığı, <strong>“uyduruk donanma davası”</strong>na adını karıştırmış ve hiç yoktan on iki sene hapis yatmasına neden olmuştu.</p>
<p>1950’de genel af yasasından yararlanarak özgürlüğüne kavuştu ve İstanbul’a döndü. İkinci eşi Semiha Sıdıka hanımla evlendi. Geçim sıkıntısından ötürü çeşitli takma isimlerle gazetelere tefrika romanlar, aşk ve macera kitapları yazdı. <strong>“6-7 Eylül olayları”</strong> sonrasında tekrar gözaltına alındı ve Harbiye cezaevinde 6 ay yattı.</p>
<p>Bu son ama kısa hapislik günlerinin ardından Kadıköy Şaşkınbakkal’daki evinde 21 Nisan 1973’e –ölümüne- kadar sürecek bir okuma, yazma ve düşünme mesaisi içine girdi.</p>
<p><strong>Fikirleri</strong></p>
<p>Kemal Tahir’i diğer Türk romancılarından ayıran en önemli özellik, bazı roman kişilikleri aracılığıyla dile getirdiği tarihsel toplumsal görüşleridir. Nedir bu görüşler? Kemal Tahir’in radikal ve ateşli solcular tarafından <strong>“sağcılıkla”</strong>, Kemalistler tarafından da <strong>“gericilikle”</strong> suçlanmasına, yerden yere vurulmasına neden olan fikirler…</p>
<p>Her şeyden evvel, Kemal Tahir Türk toplumunun gelişim ve evrelerini Batı toplumu ile bir tutmamış, tarihsel ve toplumsal meseleleri de bu çıkış noktasıyla ele almıştır. Çünkü, <strong>“Doğu devlet tipi”</strong>ni tartışmaya açan Tahir’e göre, tarih doğu’da batı’da olduğundan daha farklı şekilleniyordu. İşte bu yüzden Türk toplumunu anlamak için Osmanlı toplum yapısına merdiven dayamak gerekmektedir.</p>
<p>Kemal Tahir Osmanlı konusundaki görüşlerini <strong>“Devlet Ana”</strong> adlı romanıyla dile getirdi. Yıl 1967 idi. Bu romandan evvel 1960’lı yıllarda Marks’ın <strong>Asya Tipi Üretim Tarzı</strong> Türk sosyalizminin gündemine girdi.</p>
<p>İşte bu ATÜT tezi Kemal Tahir’in fikir dünyasının temelini oluşturdu. Tahir’e göre; Bizans, ilk dönemlerinde halkı kollayan, onu sömürmeyen (yada az sömüren) <strong>“devletçi”</strong> bir model uyguluyordu. Halk da hoşnuttu. Ne var ki sonraki dönemlerde Bizans ATÜT’den ayrılarak tekfurlar eliyle Avrupa feodalliğine benzemeye başladı. Böylece halktan yana olan <strong>“insancıl sistem”</strong> bozulmaya başladı. Osmanlılar ise işte tam bu yıllarda <strong>“Tımar”</strong> yada bir başka ad ile <strong>“Ikta”</strong> sistemine geçerek eski devletçi Bizans modeliyle Ortadoğu devlet biçimlerinin bir sentezini kuruyordu.</p>
<p>Hamurunda dini inançlara ve insana duyulan saygı ve sevgi olan bu model, yükselmekte olan Avrupa feodalizminden <strong>daha insancıl ve daha ferah bir yaşam vaat ediği için</strong> başta Balkan halkları olmak üzere bütün Doğu Avrupa toplumlarını, köylülerini akın akın Osmanlı bayrağı altına çekiyordu. Köylüler Avrupa feodalizminin zulmünden kaçıyordu. Osmanlı tarihçilerinin araştırmaları da incelendiğinde, ki Kemal Tahir’e de ilham kaynağı olmuş olan Halil İnalcık hocamızın da vardığı sonuç budur. İşte Osmanlı’nın kolayca büyüyüp yayılıp yüzyıllarca ayakta kalabilmesinin sırrı bu sistemdedir: <strong>“Tımar”</strong> yada <strong>“Ikta”</strong> sistemi. Ana sebep, ne <strong>“İman gücünde”</strong> ne de <strong>“yeşil sarıklıların”</strong> yardımlarında, yalnızca ama yalnızca bilimde, ekonomik şartlarda yatmaktadır…</p>
<p>Tahir, <strong>“Tımarlı sipahi sistemini”</strong> uygulayan Osmanlı devlet ve toplum yapısını sınıfsız olarak takdim etmektedir. Kemal Tahir’in Osmanlı’ya duyduğu hayranlık bilimsel çalışmalarında ne denli etkili ve yönlendirici oldu bilinmez. Fakat Kemal Tahir, kendince sınıfsız olan bu toplum yapısının, dümen batılılaşmaya kırılmasaydı sosyalizme gideceğini iddia etmiştir.</p>
<p>İşte bu şekilde, Osmanlı Avrupa feodalizminden <strong>“daha insancıl ve daha gelişmiş”</strong> bir model oluşturduğu için ayakta kalabilmiş, büyümüştür; fakat gene aynı denklemin tam ters biçimi yüzünden, yani feodalizmin bağrından doğan kapitalizme alternatif bir modelle var olamadığı, kendini yenileyerek karşı koyamadığı için, tarihsel olarak kapitalizm karşısında geri duruma düşmüş ve küçülmüş, yıkılmıştır.</p>
<p>Kemal Tahir bu duraklama ve çöküş evresinden kurtulmak için, Tanzimat’tan hatta öncesinden (Yeniçeri ocaklarının kaldırılmasıyla) başlayan Batılılaşma çabalarını sertçe eleştirmiştir. Kemal Tahir Tanzimat’la başlayan süreci Cumhuriyet’le devam ettirir, Cumhuriyet’le pek bir şeyin değişmediğini, gidilen yolun aynı olduğunu söyler. Cumhuriyet devrimlerinin <strong>“milletin vicdanında”</strong> yer edememiş olduğunu iddia eder. Toplum Doğu-Batı değer yargıları ile ikiye bölünmüş gibidir. Kemal Tahir Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla başlayan Batılı olma kaygılarını, değişim denemelerini <strong>“bir pislik çukurunda debelenmekten”</strong> ibaret olarak görmüştür. Bu nedenle batılılaşma, gerekli altyapısı olmayan bir topluma, soyut ve biçimsel bir üstyapı getirme çabasından başka bir şey değildir. Köklü bir ekonomik ve toplumsal devrim yapılmadan başlatılan tepeden inme uygulamalar taklitçiliktir.</p>
<p>Kemal Tahir Batılılaşmaya karşı yürüttüğü bütün eleştirilere rağmen Mustafa Kemal’i ayrıca önemsemiştir. Ona göre Mustafa Kemal <strong>“çağının en iyi komutanı”</strong>dır. Kemal Tahir İ.T. hareketini Osmanlı imparatorluğunu batırmakla suçlar. İ.T. demişken; 31 Mart olayı Kemal Tahir’e göre İ.T.’nin, Şeyh Sait olayı da Cumhuriyet’in bir dolabıdır. İdris hoca’nın ileri sürdüğü <strong>“Kurtuluş savaşı Anti emperyalist bir savaş değildir, Türk-Yunan savaşıdır” </strong>tezini Kemal Tahir de kabul eder. Bu fikirlerini <strong>“Anti kapitalist olmayan bir hareket Anti Emperyalist de olamaz”</strong> tezi ile desteklerler.</p>
<p>Kemal Tahir İngilizlerin, Kurtuluş Savaşı sonuna doğru, Kuzeyde Sovyetlere karşı bir blok ve güç dengesi olması için Türkiye ile anlaştığını, Türk yönetiminin varlığına izin verdiğini de iddia etmektedir.</p>
<p>Kemal Tahir <strong>“Batılı insanla doğulu insanın dış benzerlikten başka hiçbir benzerliği yoktur, birisi kuşsa birisi balıktır”</strong> demektedir. Kemal Tahir tarihi sıklıkla Doğu-Batı sorunu şeklinde ele almıştır. Marksizm’e yaklaşımı da bu şekilde olmuştur.</p>
<p>Bürokratik dikta rejimi uygulayan SSCB’yi ise şöyle eleştirir: <strong>“Marks üretim araçları devletin yani işçi sınıfının eline geçince sömürünün kalkacağını, devletinde gevşeyip dağılacağını ileri sürmüştür…”</strong> Gerçekteyse, SSCB’de işçiler iktidarı ele aldıktan sonra –özellikle Lenin sonrasında- parti içinde doğan Bürokratik güçler önce devleti ele geçirmiştir, sonrada onu kutsallaştırmış, sertleştirmiş ve giderek baskı rejimine kaymıştır.</p>
<p>Tahir, <strong>“Önümüzde Sosyalizme fenersiz yakalanan SSCB deneyi dururken daha bize ne oluyor ki halen kendi tarihsel gerçeklerimizi araştırıp bulmuyoruz, bu tembelliğimizi yada yeteneksizliğimizi gösterir”</strong> diyerek Türkiyeli Sosyalistleri eleştirmektedir. Kemal Tahir’in ısrarla üzerinde durduğu şey <strong>“Toplum yapımızın anatomisinin incelenmesi”</strong> meselesidir. Tahir’e göre <strong>“Batı toplumunun içinden doğan sistem ve fikirler onun bünyesine uygundur”</strong>, Türk toplum yapısı ise batı toplum yapısından farklıdır, öyleyse bu sistem ve fikirlerde Türk toplumluna ters gelecektir, ya bir kaç beden büyük yada bir kaç beden küçük olacaktır.</p>
<p><strong>“Elbise yaptırırken terziye ölçü vermesini biliyoruz da bir sistemi almak istediğimiz zaman sosyal bünyemizin ölçülerini neden aklımıza getirmiyoruz?”</strong></p>
<p>Kemal Tahir Türk toplum yapısını kendince şöyle analiz eder. Öncelikle Türkiye’de Burjuva sınıfı olmadığını, bunun İ.T. yani devlet eliyle yetiştirilmeye çalışıldığına dikkat çeker: <strong>“Türkiye’de Burjuva sınıfını var sayıp, onun karşısındaki işçi sınıfını kurtarmaya sıvanmak! Bak sen şu işe . Bir de işçi sınıfı var da kendisini kurtarmayıp, birkaç sapı silik bunları Burjuva canavarının elinden çekip alacak.”</strong></p>
<p>Kemal Tahir, <strong>“Burjuva sınıfımız mı var ki”</strong> derken Burjuva sınıfını da kendince şöyle tanımlamaktadır: <strong>“Burjuva zengin demek değildir. Burjuva üretim çılgınlığına kapılmış, üretmek satmak için ahlak, namus, din, aile, millet, insanlık gibi sosyal varlıkların topunu birden gözden çıkarmış bir rezillik toplamıdır. Bunu yetiştirmek kolay değil. Yetiştirilemez bu meret. Onu şartlar hazırlar.”</strong></p>
<p>Sosyalist Kemal Tahir, bu fikirleri ileri attığı o tarihlerde yükselen TİP hareketine ise sıcak bakmamış, ciddiye almamıştır. TİP hareketi lideri Mehmet Ali Aybar’la olan fikir ayrılıkları bu konuda önemli bir etken olabilir. Gene <strong>“68 kuşağı”</strong> diye nitelendirilen gençlik hareketlerini de eleştirmiş, hele hele düzenli ordular ve devlet karşısında eşkıya’nın yada gerilla tarzı örgütlerin tutunamayacağına taa 1957 yılında yayımladığı, Yaşar Kemal’in eşkıyayı kahramanlaştıran <strong>“İnce Memed”</strong> romanına karşılık gelen, <strong>“Rahmet yolları kesti”</strong> adlı romanıyla da dikkat çekmiştir. Tarih, çok değil on beş sene sonra Kemal Tahir’i haklı çıkarmıştır.</p>
<p>Tahir son tahlilde bizdeki <strong>“işçi-işveren alışverişini”</strong> ve ilişkisini batıdaki Burjuva-Proletarya ilişkisi ile bir tutmaz, aynı kefeye koymaz. Bunu her iki toplum yapısındaki farklılıklara ve sınıfların tarihsel gelişimlerine bağlar.</p>
<p><strong>“…bu iki sınıf yalnız Batı’da vardır, bizde işveren-işçi alışverişi, burjuva-proleterya alışverişine hiç benzemez! Onların işi başka, bizim işimiz büsbütün başka!.. Batı’da, soyca işçi ailelere bol bol rastlarsınız da, Türkiye’de soyca işçi kalmış aileler bulmak zordur. Çünkü bizde, (Batı’da olduğu gibi) sınıflar arası duvar yoktur! Batı insanı, sınıfının içinde sıkışıp kalmıştır. Başka sınıfa atlamayı düşünmez bile!.. Olası bir iş değildir! “Hiç olmaz” demek istemiyorum. Bazı olağanüstü insanlar, bir kolayını bulmuş, duvarı aşmayı becermiştir. Fakat bu istisnalar, kaideyi değiştirmezler! Asıl kural, sınıfının içinde yaşamaktır. </strong></p>
<p><strong>Bizde böyle sınıflar arası aşılmaz duvar yoktur. Bir insan köyünden kopar, gelir şehrin kenar mahallelerine. Üretimle hiçbir ilişiği olmayan bir iş bulur kendisine. Tutalım bir apartman kapıcısı olur, ya da varlıklı bir ailenin yanında yanaşma. Az sonra, devleti ve vatandaşı soymanın yollarını öğrenmeye başlar. Eğer bir de yatkınlığı varsa, bir süre sonra bakarsın, şehrin göbeğinde koskoca bir apartman dairesine kurulmuş, purosunu tüttürerek, teneke karaborsası, bilet, sigara, viski karaborsasının kralı olmuştur. Soydan ticaretle uğraşa gelmiş öteki insanlar, bu zibidinin aralarına girmesine aldırış bile etmezler! İlk günlerde biraz dilinin kabalığına, görgüsünün azlığına gülüverirler ama sonraları bu da unutulur…</strong></p>
<p><strong>Bizde bir işçi, oğlunu pekâlâ okutur ve başka bir sınıfın adamı yapar… Bunun örnekleri sayısızdır. Türkiye’de orta sınıfı işçi besler. İşçi, bir kuşak sonra dükkân sahibidir. Ama Batı işçisi, çocuğunu parası olsa da dilediği okullarda okutamaz; almazlar! Alsalar bile sınıf geçirmezler! Diplomayı ele geçirse bile, iş vermezler; kurduğu işleri yıkarlar! Burjuva kızını ayarsa, evlenmelerine engel olurlar! Görüyorsun, Batı’da duvarı aşmak bir marifet! Bizde sınıf değiştirmek, bir odadan öbür odaya geçmek kadar kolaydır.”</strong></p>
<p>Kemal Tahir <strong>“Sosyalist olmak”</strong> meselesine ise şöyle eğilir: <strong>“Sosyalist olmak demek o sınıfın içinden gelerek düşünmek demektir. İşçi sınıfının içinden gelmiyorsan istediğin kadar Sosyalizmi öğren Sosyalist olamazsın ve Sosyalist bir işçi gibi düşünemezsin. Gerçekte Sosyalist, teorisini tıpkı şoförün arabasını kullandığı gibi kullanır. Yani bilinçaltına indirerek. Şoför arabasını kullanırken bir dönemece rastladığı sıra, “şimdi gazdan ayağımı hafifçe çekeceğim, direksiyonu kıracağım, dönemeci içerden alacağım” diye düşünmeden bütün bunları bilinçaltı yığıntısı ile nasıl yaparsa Sosyalist de olaylar karşısında “Marks şöyle demişti, Engels’in açıklaması böyle, Lenin bu durum karşısında şu yolu tuttu öyleyse ben de böyle davranmalıyım” gibi şeyler düşünmeden, bilinçaltı davranarak Sosyalizme denk düşer. Sosyalizm işçi sınıfının düşünce biçimidir. Eğer bir insan işçi sınıfından gelmiyorsa işçi sınıfı ile özdeşleşmedikçe Sosyalist olamaz ve Sosyalist gibi düşünemez.”</strong></p>
<p>Özetle, Kemal Tahir Türkiye’de yaygın olan klasik Marksist öğretinin genellikle doğu toplumları ve özellikle Osmanlı imparatorluğu yada Anadolu Türk toplumu konusundaki açıklamalarını yetersiz bulmaktadır. Kemal Tahir’e göre <strong>“Batı kalıpları bizim yerli meselelerimizi çözemezdi”</strong>.</p>
<p>Karl A.Wittfogel’in <strong>“Oriental Despotizm: A Comparative study of total power”</strong> ve Mısırlı Marksist ve düşünür Abdül-Malek’in <strong>“I’Egpyte, Societe Militaire”</strong> adlı eserlerinden, Marks ve Engels’in doğu toplumları konusunda o güne kadar klasik Türk Marksist düşüncesinde geçerli olan görüşlerden farklı açıklamalar ve yorumlar getirmiş olduğunu öğrendi. Bunun üzerine Marks ve Engels’in doğu toplumlarına dair yazdıklarını okuyarak, tekrar gözden geçirdi. Yukarda adlarını zikrettiğim kitaplar ve ardı sıra gelen Marks-Engels’in doğu toplumları hakkındaki kitapları aracılığıyla, doğu toplumlarında <strong>“özel toprak mülkiyetinin var olmayışına”</strong> Marks ve Engels’in de dikkat çektiklerini açıkça görmüştür. Kemal Tahir’in Türk toplum yapısını anlaması için bir altın anahtardı bu tespit. Kemal Tahir’i küçümseyen kimi sözde Marksistlerin iddia ettiği gibi, Kemal Tahir Marksizm’den sapmak şöyle dursun, doğu toplumlarını anlamak açısından ilk olarak gene Marks’dan ilham almıştır!</p>
<p>Tahir bunun üzerine yerli kaynaklara da yönelmiştir. Üzerinde en fazla durduğu ve etkilendiği kişiler; Fuat Köprülü, Ömer Lütfü Barkan, Mustafa Akdağ, Halil İnalcık gibi araştırmacılardır. Altlı ciltlik <strong>“Cevdet paşa tarih kitapları”</strong>ndan en az birisinin masasında her zaman durduğunu ziyaretine giden arkadaşları söylemektedir.</p>
<p>Diğer Türkiye Sosyalistlerinin aksine, Kemal Tahir Osmanlıyı önemserdi. Türk toplum yapısını ve Osmanlı üretim biçimini merak eder araştırırdı. Bunu yapmakla Marksizm’den saptığını dillendiren dönemin sözde Marksistleri şöyle azarlar: <strong>“Merakın yöneldiği alan değişince dünya görüşünü de değiştirmek; bu antikalık bizim aydınlarımıza has olsa gerek.”</strong></p>
<p>Cumhuriyet rejimi ile Osmanlı tarihine ve mirasına sırt dönen yazar, hayatının ikinci döneminde Osmanlı tarih ve mirasına sahip çıkmıştı. Osmanlı toplum düzenini batı toplum düzeninden, yani Feodalizmden daha adil ve insancıl buluyordu.</p>
<p><strong>Kemal Tahir’e yapılan eleştiriler</strong></p>
<p>Yıl 1967. <strong>“Devlet Ana”</strong> yayımlanır. Kemal Tahir’in yıllardır araştırdığı, üzerinde durduğu, birikimde bulunduğu konu meyvesini vermiş ve ortaya <strong>“tarihsel arka planda toplumsal bir analiz romanı”</strong> çıkmıştı. Solcu çevreler bunu hazmedemedi, Osmanlı devletinin kuruluş yıllarını ve temellerini ele alan kitaba ve yazarına karşı tam anlamıyla bir linç kampanyası başlatıldı. Kemal Tahir Osmanlı toplum düzeninin sınıfsız olduğunu iddia etmekle Marksizm’den aforoz edilmişti bile. Daha da ileri gidenler onu <strong>“devleti yücelttiği”</strong> gerekçesi ile milliyetçilik ve hatta faşizanlık yapmakla suçladı.</p>
<p>Osmanlı mirasını reddeden Kemalistler ise, yazarı Osmanlı’yı övmekle, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını küçümsemekle, devrimleri kötülemekle itham ettiler. Kemal Tahir artık <strong>“resmi tarih ve ideoloji”</strong> dışına çıkmıştı. Kemal Tahir <strong>“putlaştırılan düşüncelere”</strong> açtığı savaşın bedelini ödüyordu.</p>
<p>Bu ağır eleştiri bombardımanına karşı yazarı savunmak isteyen yakın çevreleri de övgünün ölçüsünü kaçırdı; Kemal Tahir <strong>“bin yıllık Türk düşüncesinin en büyük ve en özgün düşünürü”</strong> ilan edildi. Devlet Ana’da <strong>“ilk milli Türk romanı…”</strong> Ve ne yazık ki bu <strong>“ölçüsüz hayranlık gösterileri”</strong> çok kısa zamanda alay konusu oldu; Kemal Tahir’e <strong>“Osmanlı Sosyalist Şeyhi”,</strong> çevresindekilere ise <strong>“Tahiriler”</strong> sıfatı yakıştırıldı. Kemal Tahir bunlara hiç aldırış etmedi, çalışmalarına ve aykırı fikirlerine devam etti, gerek yazdığı kitaplarla, gerek dost meclislerindeki sohbetleriyle…</p>
<p>Fakat ölüm onu eleştiri yağmuruna tutulduğu bir sohbet gecesinin sabahında, üzerinde bir palto örtülü olduğu halde evinin girişindeki kanepede yatarken buldu.</p>
<p><strong>Kemal Tahir’den etkilenenler</strong></p>
<p>Kemal Tahir’in çevresinde, sıklıkla bir araya geldiği, sohbet ettiği ve üzerinde Kemal Tahir etkisi görülen yazar-aydın isimler şunlardı; İsmet Bozdağ, Sabahattin Selek, Aziz Nesin, Tahir Alangu, Orhan Apaydın… Sinema çevresinden de tanıdıkları, dostları vardı; Halit Refiğ, Duygu Sağıroğlu, Metin Erksan, Ömer Lütfi Akad bunlardan bir kaçı.</p>
<p><strong>“Karılar koğuşu”, “Yorgun savaşçı”, “Esir şehrin insanları”</strong> adlı kitapları beyaz perdeye uyarlandı. 12 Eylül’ün ertesinde, devlet tarafından imha edilen filmler arasında <strong>“Yorgun savaşçı” </strong>da vardı. Kurtuluş Savaşına <strong>“resmi tarihin dışından”</strong> bakan bu eser, Kemalist çevrelerin yarattığı <strong>“Kurtuluş savaşı mitolojisine”</strong> uymadığı için rahatsızlığa neden oldu, yok edildi.</p>
<p>Gene Türk Sosyalizminde ve Türk Sosyolojisinde farklı bir tarz yaratan İdris Küçükömer’in Kemal Tahir’den, yada onun Küçükömer’den ne kadar etkilendiği bilinmez, fakat fikirlerinin birbirlerini tamamlayıcı olduğu da apaçık bir gerçektir.</p>
<p>Ve gene bugün, <strong>“İkinci Cumhuriyetçi”</strong> yada <strong>“Liberal Solcu”</strong> denen aydınlar tarafından (Mesela; Asaf Savaş Akat, Mete Tunçay, Murat Belge, Altan ailesi ve Engin Ardıç…), Kemal Tahir’in ortaya attığı fikirlerin geliştirilerek kullanıldığı görülmektedir.</p>
<p><strong>Yapıtları</strong></p>
<p>Edebiyat yaşamına toplumsal konuları işleyen şiirlerle giren Kemal Tahir, ilk öykülerini <strong>1941’de</strong> yayımladı, daha sonra romana geçti. Dört öyküsünü topladığı <strong>“Göl insanları”</strong> adlı kitabını okuyan Nazım Hikmet, <strong>“Göl insanları Türk edebiyatının en güzel dört hikayesi olarak kalacaktır”</strong> demiştir.</p>
<p>Kemal Tahir’in romanları iki kümeye ayrılabilir: <strong>Köye yönelik olanlar</strong> ve <strong>çeşitli tarihsel dönemleri konu alanlar.</strong> Genellikle Çorum ağzını kullandığı, köye yönelik romanlarında Çankırı ve Çorum yörelerinin toplumsal sorunlarını, uzun cezaevi yaşamından tanıdığı insanları ele aldı.</p>
<p>Birbirini tamamlayan <strong>“Sağırdere”</strong> ve <strong>“Körduman”</strong> romanlarında Ankara’ya çalışmaya giden bir gencin gurbetteki ve köyüne döndükten sonraki yaşamını anlattı. <strong>“Yediçınar yaylası”, “Köyün kamburu”, “Büyük Mal”</strong> üçlüsünde Tanzimat’tan Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar uzanan bir zaman içinde kırsal kesimdeki toplumsal değişmeyi konu aldı. Toprak ağalığının ortaya çıkış nedenleri üzerinde durdu. Eşkıyalık sorununu işlediği <strong>“Rahmet yolları kesti”</strong>de eşkıyayı bir kahraman olarak gösteren Yaşar Kemal’in <strong>“İnce memed”</strong> adlı romanına karşı çıktı. Köy Enstitüleri’ne eleştirel bir gözle bakan <strong>“Bozkırdaki çekirdek”</strong> romanı dolayısıyla olumlu ve olumsuz eleştiriler aldı. <strong>“Kelleci memet”</strong>te yanında çalıştığı ağayı kaza kurşunuyla öldüren bir gencin hikayesini anlattı. Bu çerçevede cezaevi yaşamını gerçekçi bir biçimde canlandırdı. Ölümünden sonra yayımlanan <strong>“Namuscular”, “Karılar koğuşu”, “Damağası”</strong> romanlarında da kırsal kesim insanlarını ve cezaevi yaşamını konu aldı. Bütün bu yapıtlarda kırsal kesime özgü, çoğunlukla çarpık insan ilişkilerini sergiledi, dikkat çekici tipler yarattı.</p>
<p>Tarihsel dönemleri ele alan romanlarına bir temel oluşturan ve Tahir’in başyapıtı sayılan <strong>”Devlet Ana”</strong>da Osmanlı Devleti’nin kuruluş serüvenine eğildi. Devletin hangi temeller üzerine kurulup gelişebildiğini açıklamaya çalıştı. <strong>“Esir şehrin insanları”</strong> ve <strong>“Esir şehrin mahpusu”</strong> romanlarında düşman işgali altındaki İstanbul’u anlattı. <strong>“Yorgun savaşçı”</strong>da Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan subayların içine düştükleri durumu, yılgınlığın giderek direnmeye dönüşmesini, Kurtuluş Savaşı’nın ilk evrelerini yansıttı. <strong>“Kurt kanunu”</strong>nda Atatürk’e karşı düzenlenen İzmir suikastı çevresinde, Kurtuluş Savaşı’nı kazanan kadro ile İ.T. yandaşları arasındaki hesaplaşmayı dile getirdi. <strong>“Yol ayrımı”</strong>nda Serbest Cumhuriyet Fırka’nın kuruluş yıllarını ele aldı. Bu çerçevede <strong>“Esir şehir dizisi”,</strong> <strong>“Yorgun savaşçı”</strong> ve <strong>“Kurt kanunu”</strong>nda bir kavganın içinde olan kişilerin, ulaşılan noktadaki düş kırıklıklarını sergiledi.</p>
<p>Başta da, yazı boyunca da belirttiğim gibi, Kemal Tahir Türk toplumunun batı toplumlarından daha değişik bir gelişme çizgisi izlediğini ileri sürmüştü. Buna bağlı olarak <strong>“insan ilişkileri de batıdan değişiktir; bundan dolayı Türk romanı da değişik olmak zorundadır”</strong> diyordu.</p>
<p>Kemal Tahir’in kitapları, yayımlanışının kronolojik sıralamasıyla şöyledir:</p>
<p><em>Göl insanları (1955)</em></p>
<p><em>Sağırdere (1955)</em></p>
<p><em>Esir şehrin insanları (1956)</em></p>
<p><em>Körduman (1957)</em></p>
<p><em>Rahmet yolları kesti (1957)</em></p>
<p><em>Yediçınar yaylası (1958)</em></p>
<p><em>Köyün kamburu (1959)</em></p>
<p><em>Esir şehrin mahpusu (1962)</em></p>
<p><em>Kelleci memet (1962)</em></p>
<p><em>Yorgun savaşçı (1965)</em></p>
<p><em>Bozkırdaki çekirdek (1967)</em></p>
<p><em>Devlet ana (1967)</em></p>
<p><em>Kurt kanunu (1969)</em></p>
<p><em>Büyük mal (1970)</em></p>
<p><em>Yol ayrımı (1971)</em></p>
<p><em>Namuscular (1974)</em></p>
<p><em>Karılar koğuşu (1974)</em></p>
<p><em>Hür şehrin insanları (1974)</em></p>
<p><em>Damağası (1977)</em></p>
<p><strong><span style="text-decoration:underline;">Faydalandığım Kaynaklar</span></strong></p>
<p><strong>Temel Brıtannıca. Cilt 10. Sayfa 156 / b</strong></p>
<p><strong>Yakınçağ Türkiye Tarihi. Cilt 2. Sayfa 299. Sina Akşin, Bülent Tanör, Korkut Boratav</strong></p>
<p><strong>K dergisi. 12 Ocak 2007. Sayı 15. “Osmanlı Komünisti Kemal Tahir” adlı yazıdan</strong></p>
<p><strong>Kemal Tahir’in sohbetleri. İsmet Bozdağ</strong></p>
<p><strong>Kaynak gösterilmeksizin kullanılmaması rica olunur.</strong></p>
<br />  <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gocomments/farukkartal.wordpress.com/5/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/comments/farukkartal.wordpress.com/5/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godelicious/farukkartal.wordpress.com/5/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/delicious/farukkartal.wordpress.com/5/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gofacebook/farukkartal.wordpress.com/5/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/facebook/farukkartal.wordpress.com/5/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gotwitter/farukkartal.wordpress.com/5/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/twitter/farukkartal.wordpress.com/5/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/gostumble/farukkartal.wordpress.com/5/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/stumble/farukkartal.wordpress.com/5/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/godigg/farukkartal.wordpress.com/5/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/digg/farukkartal.wordpress.com/5/" /></a> <a rel="nofollow" href="http://feeds.wordpress.com/1.0/goreddit/farukkartal.wordpress.com/5/"><img alt="" border="0" src="http://feeds.wordpress.com/1.0/reddit/farukkartal.wordpress.com/5/" /></a> <img alt="" border="0" src="http://stats.wordpress.com/b.gif?host=farukkartal.wordpress.com&amp;blog=7499094&amp;post=5&amp;subd=farukkartal&amp;ref=&amp;feed=1" width="1" height="1" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://farukkartal.wordpress.com/2009/04/27/bir-%e2%80%9cosmanli-komunisti%e2%80%9d-kemal-tahir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	
		<media:content url="http://0.gravatar.com/avatar/8a94e894cd9319f35d136948fe3ce751?s=96&#38;d=identicon&#38;r=G" medium="image">
			<media:title type="html">farukkartal</media:title>
		</media:content>

		<media:content url="http://kemaltahir.wordpress.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/wordpress/img/trans.gif" medium="image">
			<media:title type="html">Devamı...</media:title>
		</media:content>
	</item>
	</channel>
</rss>
