“Biz otobüsü kaçırmış bir ülkenin çocuklarıyız.” Çetin Altan
Türkiye’nin “temel sorunlarından” ve “doğru düzgün bir ülke” olmasının önündeki en önemli engellerden birisi köylülüğü bitirip tam anlamıyla şehirli, kapitalist bir düzene kavuşamamak!
Çağdaşlaşmak, Kemalistlerin çok sevdiği tabiri ile “muasır medeniyetler seviyesini yakalamak” demekte tam olarak işte bu: köylülüğü bitirmek, şehirleşmek, kapitalistleşmek. Ve son tahlilde daha insancıl daha sosyal bir düzene varmak.
Peki neden olmuyor? Neden onlar, yani Batılılar gibi normal bir ülke olamıyoruz? Onlar neden başardı, biz neden geri kaldık? Kalemimiz döndüğünce izaha girişelim…
Onlar (Batı)
Batı’da Rönesans, Reform, Aydınlanma Çağı ile başlayan süreç Sanayi Devrimi ile hızlandı. Batı buhar gücünü keşfetti ve bunu üretime uyguladı. Fabrikalar kuruldu, küçük işletmeler kapandı, kır çözüldü, köyler şehirlere köylü sınıf işçi sınıfına dönüştü. Üretim biçimiyle beraber baş döndürücü bir hızla yaşam biçiminden çevreye, kanunlardan devlet rejimine her şey değişti, yeni düzene göre kurgulandı. Şehir/fabrika demek nizam demek, kural demek, plan demek. Böylece yeni tip bir Batı insanı doğmaya başladı.
Batı’nın sermaye sınıfı önce kendi işçi sınıfını çoluk çocuk demeden günde on altı saat kırbaçla (mecaz değil, gerçekten kırbaçla) çok ağır şartlarda çalıştırdı. Fakat sömürülen bu sınıf sesini yükseltince, hele öyle “sosyalizm, devrim” falan gibi kelimeleri ağzına almaya başlayınca Burjuvazi iç sömürüyü kıstı, biriken refahtan çalışan sınıflara pay verdi, homurdanmasını kesti ve dış sömürüye yöneldi. Birincisine sosyal demokrasi, ikincisine emperyalizm deniliyor.
İngiliz işçisi bugün haftada otuz yedi saat çalışıyor, senede otuz altı gün yıllık izne çıkabiliyor, bu iznini başka ülkelerde gezerek geçirebiliyor, işsiz kaldığında rahatça geçinecek kadar işsizlik maaşı alıyorsa ve bizim “orada sosyal devlet var ya” diyip imrenerek baktığımız birçok avantaja sahipse bunu kırbaçlanarak çalışıp sermayenin birikmesine katkıda bulunan dedesinin dedesine ve emeği/hakkı için barikatlarda ölerek kapitalizmin evcilleşmesine, dişlerinin törpülenmesine neden olan Paris komünistlerine… borçludur.
Ve biz
Batı’da bunlar olurken; Osmanlı toplum düzeni Rönesans, Reform, Aydınlanma Çağı ve Sanayi Devrimi zincirini başlatıp sürdürecek ve Burjuvazi denen sınıfı doğuracak şartlara sahip değildi. Tanzimat’la beraber devlet zorlamasıyla doğdu. İttihatçılar ve sonra onların B kadrosu Kemalistler saksıda sümbül yetiştirir gibi beslemeye, palazlandırmaya devam ettiler bu sınıfı. İşin acı yanı başka çarede yoktu!
Besle kargayı oysun gözünü. Osmanlı kalıntısı bürokrat zümrenin desteğiyle biti kanlanan sermaye sınıfı 1950 yılında köylüyü de arkasına alarak iktidara yerleşti. Burjuvazinin köylüyle ittifak olup aristokrasiyi/krallığı yıkması gibi (1789). Fakat bürokrat zümre yargısıyla, ordusuyla, üniversitesiyle, aydınıyla, partisiyle devlet içinde çok güçlü ve köklüydü. Bir daha normal yollarla asla iktidara gelemeyecek ancak anormal şartlar ve durumlarda kısa süreliğine geçici olarak iktidara dönecekti.
Ardından tarım devrimi, montaj sanayi yılları geldi. Bizde çift bozup şehre yığılan köylü nüfusu istihdam edip bu amansız göç dalgasını soğutacak sayıda ne fabrika vardı, nede o çapta sanayi altyapısı. Durum böyle olunca ortaya köyden şehre göç etmiş ama ne şehre ayak uydurabilmiş ne köyünden kopabilmiş, ne doğulu kalabilmiş ne batılı olabilmiş, sınıf bilincinden yoksun, akıllı değil kurnaz, aptal değil cahil, iki arada bir derede ucube, sevimsiz, bayağı, pek çirkin bir yaşam biçimi ve arabeks kültür üretmiş ve artık sokaktan siyasete bütün ülkeyi teslim almış kara bir kalabalık kitle çıktı. Şehirleşme, fabrikalaşma, işçileşme yeteri kadar olmayınca ortaya buna göre bir insan profili doğdu pek tabii: kurallara uymayan, nizam bilmeyen, plansız yaşayan, çarpık kentler gibi çarpık insanlar…
Pasta tam pişmeden, sermaye birikmeden pay istemeye kalkan sol hareket ise 1971 ve 80’de çok fena halde tırpanlandı. Bürokrasiyle sermayenin işçi sınıfına karşı ortak tepkisiydi bu. Aralarındaki çekişmeyi rafa kaldırıp ortak düşmana karşı iş birliği etmişlerdi. Küçük bir örnek; tıpkı 1968’de el ele verip sosyalistlerin meclise girmesini sağlayan seçim yasasını değiştirmeleri ve sosyalist solu illegal muhalefete itip darbe ortamına zemin hazırlamaları gibi… Sömürecek dış pazarımız mı vardı ki sermaye daha fazla biriksin de pastadan kalınca dilimlerde bizim çalışan sınıflarımız için kesilsin, pay edilsin de hakça bir düzen kurulsun?!? Bu da ayrı bir sorundu…
Devrimci söylemle yola çıkıp en azından sosyal demokrasi konağına varması beklenilen sol muhalefet ezilip yok edilince emekçi sınıf iyiden iyiye sömürünün pençesine düştü. Moda deyimiyle transformasyon yıllarında az pişmiş kapitalizmine rağmen Türkiye dünyayla tanıştı, haliyle tam anlamıyla Batı’nın açık pazarı haline geldi.
O eklemlenme döneminde gelir uçurumu, makas süratle açıldı, “sınıf atlama olanağı” bulanlar sınıf atladı. Çarpık şehirleşme ve çarpık kapitalistleşme çarpık, köksüz bir ahlaki değerler sistemini de egemen kıldı toplumda. Birey olunamadı ama bencil olundu. Burjuvazi olunamadı ama zengin olundu.
Özetle; bizim temel sıkıntımız ya da suçumuz diyelim iki yüz yıl evvel yaşayıp atlatmamız gerekilen süreci getirip 20. yüzyıla ve hatta 21. yüzyıla sıkıştırmak. Hızlandırılmış kurslar gibi üstelik kendi yatağında evrimine bırakarak da değil, bizzat devlet ittirmesiyle, arada askeri müdahalelerle falan “hızlandırılmış kapitalizm”le hem kalkınmaya çabalamak hem çağdaş bir ülke olmaya çalışmak… Dramımız bu. Suçumuz bu. Aslında bizimde suçumuz değil. Suç dedemizin dedesinin…
Bugün artık kör topal, yarım yamalak ve pek sancılı biçimde ilerliyor süreç. Su akıyor, yatağını bulacak elbet. Bulacakta biz Batı’nın bugünkü refah seviyesini yakaladığımızda o vakit Batı nerede olacak, orası pek acıklı bir muamma doğrusu!
İçinde yaşadığımız, yaşamak biraz lüks bir deyiş oldu, debelendiğimiz demek daha doğru, bu düzene küfür etmeden önce durup beş dakika düşünmek gerek. Çetin Altan ustamızın dediği gibi, “biz otobüsü kaçırmış bir ülkenin çocuklarıyız”, ağlamak kızmak ne fayda?
18 Ekim 2010, Bizim Gazete
Kaynak gösterilmeksizin kullanılmaması rica olunur.