“Şimdi otobüsler, Auschwitz Toplama Kampı’na giden Yahudi vagonlarına benziyor!” Engin Ardıç
Hafta içinden herhangi bir gün. Saat akşam altı. Bu işler nasıl işlerdir ki pek fena, pek rezil bir işlerdir. Ve yazıyla yirmi birinci, rakamla 21. yüzyılın onuncu yılında İstanbul’da yaşanmakta ve yazılmaktadır.
Milyonlarca çalışan işyerlerinden, ofislerinden, fabrikalarından boşalmakta, bitkin vaziyette evinin yolunu tutmakta… Doğrusu evin yolunu tutmak için zorlu bir kavgaya sıvanmakta. Otobüse binmek bir dava. Bindin, akbilini, kartını basmak ayrı mesele. Ayakta durmak ayrı zanaat. İnmek ayrı bir kavga. Ciddi bir sinir, stres ve efor gerektirmekte…
İşte bu milyonlar her akşam yol kenarında duraklarda, biraz da yola taşarak, hatta kimi zaman otoyol şeridinin birini de kapatarak ufukta beliren otobüslerin ışıklı tabelalarını okumaya, otobüs durağa tam olarak giriş yapmadan ezilme tehlikesine rağmen binmeye çalışmaktadırlar.
İtiş kakış… Cüzdanı çarptırma kaygısı… Hele bir de ayın biriyse…! Şoförün önce kibar ricası: “beyler ilerleyelim lütfen arkaya doğru. Bakın dışarıda yolcu kaldı. Yardımcı olalım. Hepimiz evimize gitmeye çalışıyoruz.” Bu komutlarla yalandan yere kıpırdayan orta sıra, zar zor tutturduğu rahatı, duruş düzeninin korumaya uğraşanlar… Fakat şoför inatçı ve ısrarcı: zırrr… zıırrr… zııırrr… Zilin “zırr”ları ağız dolusu küfür gibi çınlarken kulaklarda, otobüs ahalisinin birbiriyle kurduğu zorunlu kurulan akrabalık ilişkisi daha bir sıkılanmakta…
Alından boyuna, kollardan sırta ve oradan iç çamaşıra doğru sızan, gıdıklayan, ürperten ter, ve o keskin, o ekşi koku… Temmuz sıcağı ayakta mum gibi dikilenleri, koltuklarına gömülmüş uyuklayanları erim erim eritmekte.
Nesli giderek tükenen 260 model Ikarus; artık o da sıcaktan mı, dur kalk yapmaktan mı nedir, nefes nefese kalaraktan ve de arada tıslayaraktan, tıkalı trafikte ayakta durmaya çabalayan yolcusunu bir ileri bir geri atmakta. Terlemiş onlarca avuç içinin tutup bıraktığı nikel boru yapış yapış. Tutsan bir dert, tutmasan başka dert…
Israrla yanı başında dikilen kır saçlı amcalara, teyzelere inat uyuyormuş yada İstanbul’u ilk kez görüyormuş numarası çeken, bunun için burnunu cama dayayıp dışarıyı izleyen gençler.
Bütün bu kuralsızlığın, rezaletin içinde uyuklayan gözlere çarpan trajikomik uyarı levhaları: gazi, yaşlı,ve hamilelere yer veriniz!
Arka ve orta kapıdan binen yolcuların gönderip de geri alamadıkları akbiller, bu uğurda çıkan kısa süreli tantanalar… “Kardeşim bu nasıl anahtarlık ya? Akbili bulamıyorum içinde, benden geri yanı var!”
Otobüste, üç kuruş karşılığı sigortasız, güvencesiz, evlere, şirketlere temizliğe giden, ve o anda akşama yapacağı yemeği düşünen baş örtülü kadıncağızla otobüsü sollayan cipin içindeki baş örtülü hanımefendi! Bu ne yaman çelişki anne!?
“Şimdi otobüsler, Auschwitz Toplama Kampı’na giden Yahudi vagonlarına benziyor!” demişti yazar, bundan tam yirmi sene öncesinin İstanbul’u için… Yirmi sene öncesinin İkarus’ları için… Bugün artık o İkarus’ların yanında bir de Mercedes’ler bulunmakta ya çaktırmayın, manzara aynı olmaktaysa ne çıkar bundan? Biraz daha kaliteli sürünmektesin ey halkım, unutma bu kıyağı! Yirmi koca sene yahu, 20…!
Şehrin asfaltında Nazi vagonları toplama kamplarına sabun olacak Yahudi… Pardon, belediye otobüsleri kentin varoşlarına, işçi mahallelerine yolcu taşımakta! Bir dalgadan çıkmış çalışan kadınlar, erkekler, gençler, orta yaşlılar ve emekliler. El oğlunun emeklisi altmışında emekli olunca cebine koyup dolarcıkları o memleket senin bu şehir senin gezedursun! Türkiye işçi emeklileri 42 KT’den , 25 T’ye koltuk kapmaca oynamakta…
Öfkesini burnundan soluyan, fakat yalnızca sövmekle, konuşmakla, eleştirmekle (o da otobüsten inene kadar ha!) yetinen, bu haklı tepkisini bir adım öteye taşıyamayan bilinçli(!) vatandaşlar: “efendim, halkımız eğitimsiz…” Ne menem bir şeymiş şu eğitim yahu, her derde deva. Say ki lokman hekim otu mübarek. Her akşam sıcak suya bir tutam at, karıştır, ve iç. Ne yoksulluk kalacaktır, ne sömürü!
“Yoksulluk ve sömürü edebiyatı”, öyle mi? Evet, öyle… Yoksulluk varsa edebiyatı da olacaktır! Yazan değil yazdıran utanmalıdır! Lütfen biraz daha sıkışalım, kaptan ön kapı tamam!
23 Temmuz 2010, Evrensel
Kaynak gösterilmeksizin kullanılmaması rica olunur.