İdris Küçükömer ve Temel Çelişki

 

“Marks Türkiye’de doğsaydı, sınır ayrımını proleter ve burjuva diye değil, halk ve aydın diye yapardı.” Bülent Ecevit

Vesayet rejimi, anayasa değişikliği tartışmalarının yapıldığı bu günlerde İdris (Küçükömer) hoca’ya bir kez daha dönüp bakmak gerek diye düşünüyorum.

Türkiye bir referandum sürecine girdi. Ardından genel seçim geliyor. Referanduma konu olan anayasa paketinde ise fırtına koparan maddeler şunlar: askerlerinde sivil mahkemelerde yargılanabilmesi, Anayasa Mahkemesinin ve HSYK’nın yapısının değiştirilmesi, YAŞ kararlarına yargı yolunun açılması…

Orduda reform çabaları daha önceki hükümetlerinde üzerinde durduğu bir işti. Demokrat Parti iktidarının henüz ilk yıllarında orduda reform çalışmalarına girişmiş fakat başarılı olamamıştı.

DP savunma bakanı Refik Şevket İnce adaletin bölünemeyeceği düşüncesiyle askerler için ayrı bir yargı düzenlemesinin olmasına karşı çıkıyordu. Silahlı kuvvetler mensuplarının da sivillerle aynı mahkemelerde yargılanmalarından yanaydı. Fakat bu reform hamlesi ordunun karşı çıkmasından ötürü rafa kaldırılmış, üstelik İnce bakanlıktan alınmıştı.

Yerine getirilen asker kökenli bakan Seyfi Kurtbek ise milli savunmanın tümüyle yeniden yapılanmasını, genelkurmayında milli savunma bakanlığına bağlı olmasını istiyordu. Fakat ordunun rahatsız olmasından dolayı bu yasa tasarısı da askıya alındı, Kurtbek istifa etti. DP iktidarının ilk dört yılında dört kez savunma bakanı değişti! Ama bir türlü orduda reform yapamadı.

1925’de doğmuş, 1987’de ölmüş İdris Küçükömer’in bütün bunlarla ne ilgisi var? Hoca, belki de Türkiye’de en çok tartışılmış iktisatçı profesörlerden birisi. Asıl büyük çıkışını “Türkiye’de sol sağdır, sağ soldur” teziyle yaptı. Bu tez ile CHP’yi sağ, dönemin iktidarı Adalet Partisi’ni ve Demokrat Parti’yi sol çizgiye oturttu.

Bu öylesine ortaya atılmış bir iddia değildi elbet. Hoca derin bir fikir çilesi sonucu varmıştı bu kanıya. Kavramları tersyüz yapmış, özellikle sağcılıkla, tutuculukla itham ettiği Kemalist kanattan ağır tepkiler almıştı. Ölümünden sonra da dönem dönem tezleri gündeme geldi. Bugünde bir çok köşe yazarı ve aydın bu tezleri çekiştire pekiştire kullanmakta.

Şimdi, istiyorum ki hocanın fikirlerini sloganlardan sıyıralım, içeriğine inerek konuşalım, tartışalım ve günümüz sorunlarına birde bu açıdan bakalım. Özetle, tezleri dünden alalım, bugüne bağlayalım…

İdris hoca ne demişti?

Türkiye’de ki temel çelişki batıcı-laik-bürokratik zümre ile doğucu-islamcı-halk cephesi arasındaki çelişkidir!

İdris hoca “Türkiye’de sol sağdır, sağ soldur” derken aslında solun tabanı olan işçi-köylü yığınlarının sağ olarak nitelenen partilere oy vermesini, sol olarak nitelenen güç odaklarınınsa aslında küçük bir azınlığın imtiyazlarını savunuyor olmasını kast etmişti.

Çünkü sol-sağ kavramlarının ortaya çıkışından da bilinir ki sağ tutuculuk, var olanı muhafaza etmek, sol ise yenilik, ilerleme ve değişim demektir.  Hocaya göre Türkiye’nin gerçek ilericileri, üretim güçlerini geliştirmek, devlet yapısını değiştirmek, bürokratik vesayeti yok etmek isteyen Demokrat Parti ve ardılı partilerken, asıl gericileri var olan düzenden yana olan, değişime direnen , vesayetin sürmesini isteyen Cumhuriyet Halk Partisiydi. İşte bundan ötürü Küçükömer DP’yi CHP’ye göre daha sol bulurken, CHP’yi ise sağ bir parti olarak görüyordu.

Özetle çelişki bu iki blok arasındadır. Ve bu mücadele yeni değildir. Bize Osmanlı toplum yapımızdan miras kalmıştır. Batılılaşma hareketlerinin başladığı Tanzimat ve öncesine kadar uzanan bir geçmişi vardır.

Türk toplumu batı toplumları gibi değildir. Farklı bir gelişim çizgisine, tarihsel serüvene sahiptir. Batıda burjuvazi-proletarya diye ortaya çıkan temel çelişki biz de özellikle Tanzimat’la beraber bürokrasi–halk diye ortaya çıkmıştır…

İdeolojiler, fikirler kuşaktan kuşağa sözlü ve yazılı olarak aktarılır. İslamcılık da, batıcılık da alt kolları olan Kemalizm ve milliyetçilikte, bu biçimde günümüze ulaşmıştır.

Batıcılık nedir, batılılaşma nedir? Ne zaman ve neden başlamıştır? İslamcılık akımının kökeni nedir? Ne zaman hangi şartlarda neye tepki olarak doğmuştur?

İdris hocanın fikir ve araştırmalarının bir özeti de olan işbu yazı yukarda ki soruları yanıtlayan, bugün çok daha sıcak hissedilen BÜROKRASİ–HALK kapışmasının tarihçesini, nasıl ve hangi şartlarda doğup geliştiğini açıklayan, “taraf tutmak” kaygısı gütmeden objektif bir bakış açısıyla tarihe ve toplum yapımıza ışık tutan bir inceleme deneyişidir.

Osmanlı imparatorluğu 17.yy başlarından itibaren toprak kaybetmeye, gerilemeye başladı. Batı karşısında askeri alanda alınan mağlubiyetler Osmanlıları batının bazı kurumlarını ithal etmeye heves etti. Bu kurumlar batının kendi özgün şartlarından, rönesans, reform, aydınlanma çağı ve sanayi devrimi süreci sonunda doğup ortaya çıkmaya başlayan üstyapı (askeri, siyasi, hukuki, eğitim) kurumlarıydı. Böylece kurtuluş olur sanıldı.

Devleti kurtarmak adına yenilik hareketleri başta padişah tarafından başlatıldı. Bunda beis bir şey yoktu. Çünkü, ülke ve temel üretim aracı olan toprak padişaha aitti, ve padişahın bu düzeni koruması sürdürmesi gerekmekteydi.

Değişikliğe önce ordudan başlanmak istendi. Yenileşme hareketlerine karşı çıkacak taraflar şunlardı: yeniçeri, esnaf, ulema…

Yeniçerilik kaldırılır yada değişikliğe uğrarsa ona mal satan esnaf zarar görecekti. Yenilik hamleleri ordunun eğitimine de girince, şeriatın öğretici ve uygulayıcısı, padişahın toprak ve halk üzerindeki teokratik egemenliğinin fetvacısı konumunda bulunan ulemada zarar görecekti.

Yeniçeriliğin onca direnmesine rağmen nihayetinde bu ocaklar kaldırıldı. İdris hoca soruyor: bu ocakların tasfiyesiyle boşa çıkan yüz binlerce yeniçeri ne oldu?

Buhar gücünün üretime uygulanmasıyla, Batı Avrupa’da filizlenen sanayi devrimi küçük üreticiyi, el sanatlarını, ev sanayini, küçük imalathaneleri tasfiye etti. Buralarda çalışanlar yeni üretim biçiminde, yeni fabrikalarda işçi tulumu giymek zorunda kaldılar. Marks Das Kapital’de, küçük ayakkabı üreticisinin büyük firmalara yenilip o fabrikalarda çalışan bir ayakkabı işçisine dönüşmesini anlatır.

Osmanlıların çeşitli nedenlerle batı ülkelerine verdiği ticari ayrıcalıklar (kapitülasyonlar) sonucu, hali hazırda yükselen batı kapitalizmi Osmanlı ülkesini de kendine pazar edindi. 1838’de Mustafa Reşit paşanın Baltalimanı’ndaki yalısında İngiltere ile bir ticaret anlaşması imzalandı.

İyice kapitalizmin açık pazarı haline gelen Osmanlı’da da mevcut küçük sanayi ve el sanatları da tıpkı batıda olduğu gibi tasfiyeye uğradı. Tezgah ve atölyeler kapanmaya başladı. İdris hoca gene soruyor: batıda, buralarda çalışanlar sanayide işçi oldu, peki ya Osmanlı’da? Tasfiyeye uğrayan küçük imalathanelerden boşalanlar ne oldu?

Batıdan siyasi, askeri, hukuki, eğitim ve bazı kültür kurumlarının aktarılarak devletin kurtarılması fikri esasen görüldüğü gibi batı kapitalizmine yaramıştı.

Batılılaşma hareketinin karşısında (etki-tepki denklemi) ideolojik ve ekonomik nedenlerden ötürü muhalif bir hareket filizlenmekteydi: doğucu-islamcı cephe! Yeniçeri-esnaf-ulema üçgeni, ideolojik ve ekonomik nedenlerden ötürü yenilik/ıslahat adı altında “devlet kurtarma” çabalarına karşı olmuştu.

İdeolojik neden; islam düşüncesine göre yenilik ve batılılara benzemeye çalışmak gavurlaşma sayılırdı. Ekonomik nedense yukarda da açıkladığımız gibi, ekonomik çıkarlar yeniliklerle çelişiyordu.

Bu nedenle yeniçeri-esnaf-ulema cephesi saraya ve onun yönetici kadrosu bürokrat paşalara karşı ters düştü ve islamcı-halk cephesinin içinde yer alarak bu akımın ilk çekirdeğini oluşturdu. Damat İbrahim paşanın, Mithat paşanın temsil ettiği yenilik (batılılaşma) hareketleri bu çekirdekçe “küfür” sayıldı.

18.yy’da tımar sisteminin iyiden iyiye bozulmasıyla ayan ve toprak ağaları belirmeye başladı. Vergi toplama işi mültezime verildi. Topraktaki mülkiyet modeli değişti. İşte burada ayanın 1808’de saraya “senedi ittifak”la bir takım haklarını ve kendi toprak mülkiyetini kabul ettirdiği görülüyor. Mülkiyet sistemindeki değişiklik ayanın yenileşme çabalarına destek vermesine neden oldu. Çünkü batıdan özel mülkiyeti ve bireysel hakları tanıyan yasalar aktarılmaktaydı… Burada yenileşme hareketleri ayanın çıkarlarıyla örtüşmekteydi.

Tanzimat bürokratı, paşası, padişah ve ayan yenileşme/batılılaşma hareketlerinin destekçisi olurken yeniçeri-esnaf-ulema çekirdeğinin tohumlarını attığı islamcı cephe ile yani halkla çelişkiye düştü. Halkın gözünde “gavurlaştı”! II.Mahmut’un halk arasındaki ismi: Gavur Mahmut!

Fakat ayan toprak mülkiyetini sağlayan hukuki taleplerini elde edince batılılaşma akımından ayrılarak ideolojik yakınlığında etkisiyle islamcı cepheyi tuttu. Batıdan aktarılan siyasi kurumlarla politik gücü giderek bölünmeye, sınırlanmaya başlayan padişahta zamanla batıcı cepheden islamcı cepheye kaydı.

Halk üretim güçlerinin tasfiyesiyle, işsizliğin artışını batılılaşma ile memlekete kolayca giren emperyalizme bağlıyor, üstyapı ve kültür kurumlarının alımını gavurlaşma olarak görüyor ve kendisine karşı olan bu gelişmenin pek tabi yanında değil karşısında saf tutarken bürokrat paşalar giderek yalnızlaşıyordu!

Su yüz derecede kaynar. Fakat suyun yüz dereceye varması, içindeki moleküllerin titreşime geçmesi için sürekli bir etkiye (sıcaklığa) ihtiyaç vardır. İşte bürokrat paşaların sürekli kıldığı yenileşme/batılılaşma hamleleri zamanla padişahın politik gücünü tehdit etmeye başladı. Ve bir zamanlar ıslahat hareketlerine girişmiş, teşvik etmiş olan saray artık kendi gücünü korumak için bu hamlelerin engelleyicisi olmuştu.

Doğucu-islamcı, batıcı-laik çelişkisi Osmanlı’larda en sıcak II.Abdülhamit döneminde hissedildi. Bürokratlar, aydınlar ve askerler İttihat ve Terakki cemiyeti çatısı altında örgütlendi. Köylü halk, ulema, ayan ve ağalar ise padişah destekçisi oldular! Abdülhamit’in düşürülmesinden sonraysa Jön Türklerin Prens Sabahattin kanadına, Hürriyet ve İtilaf partisine yakın durdular! Hürriyet ve İtilaf partisi 1911’de halk oyuyla iktidar oldu, 1913’de meşhur ve kanlı Bab-ı Ali baskını ile İttihat ve Terakki tarafından düşürüldü!

Kurtuluş savaşı esnasında bürokratların, ordunun ayan kalıntısı büyük toprak sahipleri ve eşrafın bir kısmıyla geçici bir işbirliği vardır. Birinci büyük millet meclisinde bulunan “birinci grup” bürokrat çizgiyi, “ikinci grup”sa halkçı çizgiyi temsil ediyordu. Büyük zafer sonrasında ikincisi birincisi tarafından tasfiye edilecektir!

Cumhuriyet’e geliyoruz. Bu çelişki Cumhuriyet döneminde de olanca şiddetiyle sürüyor. Batıcı-laik cephe CHP altında kurumsallaşıyor. Osmanlı bürokratları geleneğine bağlı kalan CHP, batılılaşma hareketine “devrim” adı altında devam ederken, karşısında gene aynı tavrı; köylü, esnaf, din adamları ve toprak ağalarının islamcı duruşunu buluyor.

Bu arada “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” ve “Serbest Fırka” deneyleri yapılıyor. Şayet o yıllarda bu denemelerde ısrarcı olunsa ve bir serbest seçim yapılsaydı, bu partilerin belkemiğini oluşturan eşraf-toprak sahiplerini geniş bir halk desteğiyle iktidara geleceğe muhakkaktı. Çağdaşlaşma adına kendisine pompalanan kültür devriminden bunalmış olan yoksul köylü bu uğurda çocuğunu bile kurban etmeye razıydı.

Tarihi bir anekdot: Serbest Fırka başkanı Fethi beyi İzmir rıhtımında karşılayan binler “kurtar bizi” diye isyan ediyordu! Öyle ki çıkan arbedede kaza kurşunuyla çocuğunu kaybeden bir yaşlı köylü getirip bunu Fethi beyin önüne atarak şöyle diyordu: “İşte size bir kurban! Başkalarını da veririz! Yalnız sen bizi kurtar!” Kurtuluşundan sekiz sene sonra, bütün bir İzmir halkı rıhtıma akmış, daha önce hiç tanımadığı bir adamın kurtarıcılığına sığınıyordu! Kim kimi kimden kurtaracaktı?!

Fakat otuzlu yıllardaki bu deneyler için beklenilen sonuç ancak yirmi sene sonra, 1950 yılında gerçekleşti ve köylüyü arkasına alan Demokrat Parti “yeter söz milletin” sloganı ile iktidara geldi.

Burada şu hatırlanabilir: Fransız devriminde de köylüler yükselen sınıf burjuvaziye destek vermiş ve bu ikisi el birliğiyle krallığı/aristokrasiyi devirmişti! Yani köylüler düşmanlarının (burjuvazinin) düşmanına (aristokrasiye) karşı mücadele etmişti. Toplumun/tarihin yasaları aynı işlemekteydi; Türkiye’de de köylüler/işçiler yükselen sınıf olan tüccar/toprak ağalarına omuz vererek imtiyazlı bürokrasinin egemenliğini yıkmaya çabalamaktaydı. Bu çok partili yaşam boyunca böyle sürüp gelmiştir.

CHP’de DP’de bu çelişkinin farkındaydı. CHP bu çelişkiyi bir “rejim meselesi” olarak gündeme taşırken DP bürokratların halkla olan tarihi kavgasına hitap ederek ondan yararlanmasını bildi.

Batıcı-laik-bürokrat ile doğucu-islamcı-halk arasındaki çelişkiyi gören CHP yöneticileri bunun için dönem dönem, en son ki yerel seçim sürecinde de yaşadığımız “çarşaf açılımı” gibi açılımlara girişmişti.

1950’li yıllardaki “tavizler” (CHP’de Arapça ezana dönüşe, zorunlu din dersleri uygulamasına ve imam hatip okullarının açılmasına destek vermişti!), 1960’lardaki “ortanın solu” hareketi ve bugün “Kılıçdaroğlu deneyi” bunlara örnek olarak gösterilebilir. Fakat toplumda ki derin yargının bu makyajlarla düzelmesi mümkün görünmüyor. Halk sağ duyusuyla, bilinçaltından gelen “islamcı” tepkiden ötürü bu açılımları samimi bulmuyor. Laikliğin, batılılaşmanın, çağdaşlaşmanın sözcüsü pozisyonunda duran CHP, ne yaparsa yapsın gavurlaşmak ile özdeşleşmekten kurtulamıyor.

Türkiye tarihinden gelen bürokratik devlet yapısını anlayamayanlar, bürokrat-halk çelişkisini yok saymakta, görememekte yada görmek istememektedirler. Halbuki bu çelişkiyi gene bizzat bürokratik kanadın temsilcileri ve halkın temsilcileri çeşitli zamanlarda ifade etmişlerdi.

İkinci İnönü savaşı günleri, Bursa’dan geriye doğru bir kafile göçmekte. Kafile içinde subay aileleri de bulunmakta. İsmet İnönü anlatıyor: “Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka subay olarak ta yerinizi bilesiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim, kimse işitmesin, millet düşmanınızdır.”

Bu pasaj İnönü’nün, CHP’nin yayın organı, 17 mayıs 1968 tarihli Ulus gazetesinden, yayınlanan anılarından alınmıştır!

Ve bir başka itiraf, İsmet İnönü’nün damadı, gazeteci Metin Toker’in satırlarından: “Türkiye’de “kudret” manasındaki “iktidar”ın gerçek sahibi, tartışma konusu sayılsa yeridir. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, Türkiye’yi idare eden sağlam kuvvetler, hep CHP tarafından temsil edilmiştir.” 5 Mayıs 1969, Milliyet.

Bu sözle de açıkça belli olmaktadır ki, CHP’ye rağmen Türkiye yönetilemez; CHP’nin istemediği kanunlar çıkarılamaz! Bu CHP’nin temsil ettiği “sağlam kuvvetler” marifetiyle sağlanır. Kim bu sağlam kuvvetler? Tokmaklı bürokrasi yargı, silahlı bürokrasi ordu ve cüppeli bürokrasi üniversite… Yani asker ve memur/sivil aydın!

Bu kişiler elbet ve çoğu zaman aşağıdan gelen köylü, işçi, memur ve sermayedar kişilerdir. Yani halktır! Fakat böylesi bir “sınıf atlayıştan” sonra halktan ve gelinen sınıflardan genel olarak kopulmakta, bürokratik ideoloji benimsenmektedir.

Metin Toker’in sözüne dönecek olursak, gerçektende Türkiye’de devlet iktidarı ikiye bölünmüş, çatlamış vaziyettedir. Devlet ile seçimle iş başına gelen hükümetler arasında süregelen bir iktidar çatışması vardır. Sivil hükümetler iktidar olmakta fakat muktedir olamamaktadırlar.

Bu bölüşüm şöyle gerçekleşmiştir diyebiliriz: seçimle gelen sivil iktidar (hükümet) ekonomi, döviz gibi küçük işlere, Toker’in kastettiği gerçek iktidar, yani sağlam kuvvetler (devlet) ise Kıbrıs, Kürt sorunu gibi büyük işlere bakmaktadır. Bunun için Adnan Menderes sık sık “hükümet bizde iktidar paşa da, biz hiçbir zaman devlete hakim olamadık” demiştir.

“Bizde oyu pek önemsemeyen, garip bir demokrasi türü bekleyen bazı aydınlarımız vardır. Bir kısım aydınlarımız eski Osmanlı alışkanlığı ile halktan kopmuş insanlardır. Marks Türkiye’de doğsaydı, sınır ayrımını proleter ve burjuva diye değil, halk ve aydın diye yapardı. Biz o biçimde aydınlardan ayrılarak gerçek aydın olmaya kararlıyız… Bu dava aydın-bürokrat egemenliğine veya gerçek halk egemenliğine taraftar olanlar arasındaki mücadeledir…” 22 Mayıs 1969, Ulus.

Bu çelişkiyi o yıllarda çok iyi gören Ecevit “halkçılık” söylemini yükselterek İnönü’yü devirmiş, fakat ancak bir dönem için (1972-1980) CHP tarihinde kısmen bir halkçı parantez açabilmiştir.

Ve işte İslamcı bir şair, aydın Necip Fazıl’ın sayısız duruşmalarının birinde, savunmasında söylemiş olduğu tarihi sözü: “…Biz Tanzimat’tan beri gelen bütün muhasebesiz Avrupalılaşma ve taklit hamlelerine karşıyız ve 15 senedir yalnız bunu yapıyoruz…”

Necip Fazıl’ın altını çizdiği bu bilinçle oy vermekteydi halk. Türk toplumu Batının bilinçli seçmeni değildir, doğru. Ama doğunun sezgileriyle, güdüleriyle seçimini yapan, işte Necip Fazıl’ın bahsini ettiği bilinçle davranan bir kitledir.

Eski bir İttihatçı olarak Celal Bayar’da bu çelişkiyi görmüştü. Şu tarihi tespitler 27 mayıstan çok sonra kendisine aittir: “Demokrat Parti’ye karşı düşmüş ve devlete ortak olmuş iki grup vardır. Anayasanın karakterine bakarak bu yeni ortakları ordu ve aydın diye niteleyebiliriz. Ordu, Milli Güvenlik Kurulu ile; Aydın, Anayasa Mahkemesi, Üniversite (ki çok sonraları YÖK ile), Devlet Planlama Teşkilatı ve hatta Senato’nun seçim dışı gelen üyeleriyle devlet ortaklığına girmektedirler.”

Celal Bayar 61 anayasası ile bürokratik güçlerin ilave haklar elde ederek halk egemenliğine ortak olmalarını geri dönüş olarak nitelendirmektedir. 61 Anayasası darbeciler tarafından ilmiye sınıfına (rektörlere, aydınlara) sipariş edilmişti.

İşte böyle… Bütün bu açıklamalar alt alta konduğunda İdris hocanın analizini yapıp ortaya çıkardığı çelişki daha da berraklaşmakta değil mi?

Ve sonuç: Bugün yaşanan sıkıntılar ve kavgalar, gerçekte bürokrasinin  partisi olan CHP iktidarının, devlet mekanizmasından tam olarak sökülmeye çalışılmasından kaynaklanmaktadır. Bürokratik iktidar, laik-batıcı ideolojisi ile büyük ölçüde halkın üstünde ve hatta ona karşı düşen bir iktidardır. Bürokrasiye göre, Demokrat Parti ile “hasolar memolar iktidara gelmişti”! AKP ise “göbeğini kaşıyan kıllı ayıların, bidon kafalıların” iktidarıydı! CHP tarihi boyunca hiçbir serbest seçimi işte bu yüzden kazanamamıştır! Objektif ve gerçekçi olmak gerekirse, bu anlayışla kazanması da pek mümkün gözükmemektedir!

Ancak dünya konjektürüne, uluslararası dengelere göre dönem dönem ya kalıcı olmamak üzere iktidar olmuş yada koalisyonlarla iktidarın bir ucundan tutabilmişlerdi. 71 muhtırası sonrası kurulan teknisyenler hükümetinin başbakanının, İnönü’nün has adamı Nihat Erim olduğu unutulmamalı. Yalnızca Ecevit işçi, sendika, öğrenci ve sol hareketlerin tavan yaptığı bir dönemde “halkçı” söylemlerle ancak iktidara yanaşabilmişti!

Bugün artık iki yüz yılı aşkın bir süredir devam ede gelen tarihi bir sürecin, karşılaşmanın –belki de- uzatma dakikalarını izlemekteyiz. Yüz yıl, iki yüz yıl insan ömrü için uzun olabilir. Fakat toplumların tarihinde bir güne değerdir. Hele böylesi köklü değişiklikler için…

Batıcı-laik-bürokratik zümrenin elinde tuttuğu imtiyazları, kalan birkaç kalesini savunma, iktidardan öte iktidarı bırakmama mücadelesi; halkınsa ama el yordamıyla, ama bilinçaltı dürtülerle, uygun sivil iktidarları bulduğunda bu gücü kırmaya, budamaya çalışması daha bir müddet devam edecek gibi görünüyor…

Ellinci yılına vardığımız 27 Mayıs darbesine ve son yıllarda yaşadıklarımıza; iktidara, muhalefete, cumhurbaşkanlığı seçim sürecine, cumhuriyet mitinglerine, e-muhtıraya, darbe iddialarına, anayasa değişiklik paketine, bugüne kadar “gerçek kabul ettiğiniz şeylere” bir de bu açıdan bakar mısınız?

28 – 29 Temmuz 2010, Bizim Gazete

Kaynak gösterilmeksizin kullanılmaması rica olunur.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.